Pavla

Zeki Dilimiki. Otuz sekiz yaşında. Penceresiz, gri badanalı dört duvar bir odanın neon mavi loş ışığında sevişiyor. Huzur dolu. Dingin. Ama tutkusuz değil. Kolları arasında sarışın, uzun saçlı, çırılçıplak bir kadın. Avrupalı bir kadın. Gemiler yüzdürecek engin suların olmadığı bu yassı Avrupa ülkesinin yeşil düzlüklerinde bir deniz feneri gibi ışıldıyor kadının gözleri. Masmaviler… Masmavi! İncecik geniş dudaklarında da muzip, çocuksu bir gülücük var kadının… Yunus balığı gülüşü! Vücut? Balıketinde. Esrik bir parfüm kokusu kadının dokusuna işlemiş. Teni yumuşacık, pürüzsüz, kaygan, bembeyaz… Bembeyaz! Zeki Dilimiki kadının ılık, pamuk gibi tenini koklaya koklaya öpüyor. Öpüyor, emiyor, acıtmadan ısırıyor. “Bebeğim.” diyor; “Aşkım!” “Canım Pavla’m!”  Pavla kadının adı. Pavla… O kırık İngilizcesi de olmasa hiç anlaşamayacaklardı Zeki Dilimiki’yle. Pavla’nın anadilinde bir “Merhaba!”yı biliyor Zeki; bir “Bira!” istemeyi, bir de teşekkür etmeyi. Ha bir de az evvel öğrendiği:

“Seni seviyorum sevgilim!”

Minicik oluyor maviş gözleri Pavla’nın; tebessüm edince gözleri kaybolan kadınlardan Pavla. Yanaklarında çiçek çiçek gamzeler. Kirpikleri kıpır kıpır… Gene söylüyor Zeki Dilimiki: “Seni seviyorum sevgilim!” Söylemesiyle Pavla’nın dudaklarını kendi dudaklarında buluveriyor. Şap diye! Şaşırıyor! Çok şaşırıyor! Çünkü… Ne “çünkü”sü(!); düşünebilmek, konuşabilmek mümkün mü! Birbirlerinin ağızları içinde birbirlerinin dilleri cilveleşiyor şimdi. Pavla’nın dil hızması Zeki’nin inci dişlerini çıt çıt çıt yokluyor. Sigara isinin acımtırak tadı Zeki’yi zerre rahatsız etmiyor, bilakis tatlı geliyor bile!

Pavla Zeki’nin kulaklarında. Pavla Zeki’nin çenesinde, âdemelmasında. Pavla Zeki’nin omzunda; meme ucunda. Kasıklarında… Bir dakika… Üç dakika…

Beş dakika!..

Evet; Pavla’nın anadili zor; çok zor. Ama şehvetin dili evrensel. İnliyor Pavla. Nasıl da inliyor! Ne kadar güzel inliyor! Zeki Dilimiki’nin ölçüp biçerek tuttuğu hınzırca tempo ‘sahiden’ de uyarıcı olmalı: Gıdım gıdım; gidiyor geliyor Zeki Dilimiki. Nazik nazik. Yelkovan yavaşlığında. Gidiyor geliyor, gidiyor geliyor… Yatak odasını buram buram kaplayan vıcık ve iç gıcıklayan o kadınca kokuyu ciğerlerine çeke çeke… Zaten yarı sarhoştu, şimdi başka başka sarhoşlukların da tesirinde. Ellerinde: Pavla’nın ayakları. Ovuyor onları. (Bir kadına verilebilecek en güzel hediyelerden biri de masaj değil midir?) Ovuyor; Pavla’nın minicik ayak parmaklarını teker teker tutup çekiyor, çıt çıt çıt… öpüyor, emiyor, ısırıyor… Bir yandan da gidip geliyor… Daha neler neler! Neler neler!


Hiçbiri…
…Hiçbiri!
Ya? Hiçbiri… Bunların hiçbiri Zeki Dilimiki’nin karısına yapabildiği şeyler değil. Ne Zeki’nin karısına yapabildiği ne de karısının ona yaptırtmak istediği…

Pavla kıvrak bir manevrayla ayaklarını çekip Zeki Dilimiki’nin ellerinden kurtardı. Kadının mavi gözlerinde, kelepçelendiği işkence tahtasından zincirlerini kopartıp kurtulmuş bir iktidarın ateşi parıldıyordu. Harıl harıl! Zevkten kudurmuş bir efendi gibiydi Pavla. “Yap artık!” dercesine çifteye benzeyen bir iteklemeyle Zeki’yi öteledi; yattığı yerde yarım bir burgu yaptı, dört ayaküstüne kalkıp sabırsızca kalçalarını döndü Zeki’ye. Bacaklarını aralarken uzun ince parmaklı, uzun tırnaklı eliyle de kendi kaba etini…

(Öykünün bu kısmı yazar tarafından sansürlenmiştir.)

Buruş buruş, beyaz bir çarşaf. Üzerinde sırtüstü, sere serpe, çırılçıplak bir kadın. Avrupalı bir kadın: Pavla… Sigara kokan uzun sarı saçları darmaduman edilmiş. Masmavi gözleri hafif kısık, bakışlar mahmur. Kolunu yumuşacık uzatmış, bebeksi başına yastık yapmış. Uslu uslu soluyor; memeleriyle ahenk içinde soluyor. Göbek çukurunda sanki iri bir inci tanesini eritmişler; yoğun, bembeyaz bir eriyik, çizgi halinde Pavla’nın buğulu teninden aşağı ağır ağır süzülüyor. Ağzı… Pavla’nın o tekrar tekrar öpülesi güleç ağzı… Hafifçe aralanmış; gizem dolu erotik bir dehliz. İçinde ölgün, yeşil ışıklı pıtıcık bir fener; bir ateşböceği! Hani Pavla’nın dil hızması vardı ya, toplu iğne başı kadarcık olan hızma, fosforluymuş demek ki. Ağzının içinde minicik parlıyor.

Zeki Dilimiki? Hemen Pavla’nın yanında. Hamur kıvamında külçe gibi yatmakta. Kollarını bacaklarını iki yana açmış… Gözlerini öylece tavana dikmiş. Yapabildiği tek şey: Solumak! Derin derin, kesik kesik solumak… Bitmiş! Bitmiş adam! Tüm gecenin şehvet yüklü ağırlığı altında pestili çıkmış neredeyse. Bir vakit geçiyor; sonra nedense birden bire, hani unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi irkiliyor. Ha gayret Zeki! Zeki Dilimiki yattığı yerden hafifçe döndü, dudaklarıyla uzandı: Pavla’nın terli alnına bir öpücük! Âdeti olduğundan değil, galiba hakikaten içinden geldiği için öptü ama. Sahiden öptü!

Soğuktu.

Şırıl şakır şırıl şukur… Duş kafasından boşalan dolambaçlı su ritmi bozuk bir nabız gibi akıyor. Bir tazyikli, bir tazyiksiz sonra biraz daha tazyiksiz. Zeki Dilimiki’nin elinde avuç dolusu şarap kırmızı sıvı sabun. Elmamsı bir kokusu var. Sabunu çıplak tüysüz vücudunda ovalana ovalana köpürtüyor: Kollarında, bacaklarında, kasıklarında, gövdesinde, boynunda, sırtında, sırtında… Sırtında. Sırt..?!! EYVAH! Bir telaş, parmak uçlarıyla (Hani ‘Belki bana öyle gelmiştir.’ gibisinden bir umudu var.) tekrar tekrar yokluyor sırtını. Yokluyor ama: I-I! Kalmış! İz kalmış! Sol omzunun hemen aşağısında. Tutuyor, daha iyi görebilmek için ıslak derisini yukarı geriyor: (Florosanın ölgün ışığında görebildiği kadarıyla) Dört tane bariz kırmızı çizgi. Dört tane! Birbirine paralel. Enine enine… Eyvah tabii; eyvah ya; eyvah ki ne eyvah! Hırsızın soyduğu kasada bıraktığı parmak izi neyse, bu dişil tırnak izleri de o!

Akşama kadar geçer mi acaba?

Hı? Geçmez değil mi? Yok anam geçmez… Geçmez bu… Geçecek gibi değil… Baksana nasıl da kabartmış!

Şır… Şır… Şır… Şimdi sular Zeki Dilimiki’nin kafasından aşağı daha bir başka şır şır akıyordu. Duş kabininin içinde kasvetli buhar bulutları dans ediyor; hayaletler, öcüler gibi; kabin camları boydan boya buğu yapmış… Artık kaç dakika taş kestiyse öyle?! Bir mi? Üç mü? Beş mi?… Ama atlattı; atlattı, o ilk şoku atlattı. Atlattıktan sonra da sırtında Pavla’nın açtığı tırnak izlerine şöyle inceden inceye tekrar baktı da bir… Vay be! Herhalde hiçbir kadın bu denli arzulamamıştır Zeki’yi. Baksana: Neredeyse kanatacak kadar! Kanatmak ne, az daha etini kopartacakmış! Gerçi… Gerçi bir keresinde Asuman da boynunu morartmıştı Zeki’nin; mosmor yapmıştı. … Yapmıştı değil mi? Yapmıştı ya… Ta fi tarihinde… Ta balayındalarken… Zeki Dilimiki’nin yüz çizgileri öylece donuverdi. İçinde bir öfke dalgası yükseliyordu. Yakıcı bir dalga. Bir vakit sadece kendi bildiği bir zamana gitti geldi. Derken patladı:

“Geçmezse geçmesin! Geçmesin ulan! Görsün şunu! Şu tırnak izlerini görsün de!..”

Hızlı hızlı gövdesini sabunlamaya başladı; bir yandan da kendi kendine hak verir gibi başını sallıyordu. Kaşları çatılmış, öfkeyle kasılan ağzı küçülmüş… Takılmış plak gibi kafasının içinde hep aynı şeyi tekrarlıyordu:

“Görsün! Görsün! Görsün tabii ya! Şu tırnak izlerini görsün de…”

Bunları, sırtına işlemiş o ihtiras dolu ‘kanıt’ı alıp Asuman’ın suratına çarpmak isteğiyle yanan bir sorgu yargıcının içsesiyle söylüyordu; tehditkârca; adaletin kılıcını kınında oynatan, kıyıcı bir kanun koruyucusununkine benzer bir içsesle. Öte yandan en vasat poker oyuncusu bile Zeki Dilimiki’nin meydan okuyan bu gözü pek çehresinin altında sakladığı ‘faka basmak’ endişesini kolayca fark edebilirdi.

Kurulandı. Yatağın kenarına oturdu. Şıp… Şıp… Şıp… Penceresi olmayan, gri badanalı yatak odasının neon mavi loşluğunda tek bir ses yankılanıyordu: Duş kafasından seramik yer karolarına damlayan suyun sesi. Zeki Dilimiki, ama hüzünlü ama huzurlu, çoraplarını giydi. Gömleğini ilikledi. Pantolonunu çekti. Ayakkabılarını bağlarken ıslak saçlarının arasında Pavla’nın parmakları geziniyordu.

Tek başına içeriye, -gene tıpkı yatak odası gibi- penceresi olmayan salona geçtiğinde müzik artık susmuştu. Işıkların tamamı yanıyordu. Tavanda hep asılı duran o sigara dumanından müteşekkil pis gri bulut büsbütün dağılmıştı. Zeki Dilimiki –hafiften yalpa mı vuruyordu?- gitti, bordo renkli köşe koltuğuna oturdu. Oturmak ne kelime, âdeta yığıldı. Kanındaki adrenalin artık neredeyse normal seviyelere düştüğünden onu gece boyunca ayık tutmuş uç duygular gidip yerini derin bir rehavete bırakmıştı. Uyku da iyiden iyiye bastırıyordu. Baktı, hemen önünde, cam sehpanın üzerinde bir bardak duruyor; iricene, ağır, kulplu, yüksek bir bardak. Dibinde az bir şey bira kalmış. Zeki Dilimiki’nin bardağı. Kafasına dikiverdi; o son yudumu da bir çırpıda yuvarladı. Sıcaktı… Bulaşık suyu gibi berbattı tadı. Arkasına yaslanırken koltuğun üzerindeki bir şey avucuna battı. Bir… Bir sigara paketi. Kapağı açılmış. İçinde bir tane bile kalmamış… Tanıdı: Pavla’nın sigara paketi bu! Yüreğine bir sıcaklık yürüdü. Keyifli keyifli güldü.

Boş sigara paketini aldı, burnuna götürdü.

Eğer Zeki Dilimiki’yi evvelden tanımış olsaydınız ve orada olup da ona baksaydınız tüm bitkinliğine karşın onu daha bir geniş omuzlu, daha bir dik duruşlu, sanki pazıları şişmiş, sankiboylanıp boslanmış, yeniden yapılanmış görürdünüz; yadırgardınız. (“Bu sahiden de bizim Zeki mi!? Narin, yumuşak başlı Zeki?”) Göğsünü kabartmış, bir mağrurlaşmış, hatta hafiften maçolaşmış… Koltuğa öyle bir kaykılmış ki ne gam ne kasavet var sanırsın! Bacak bacak üstünde. Dudağının kenarında “Dünyayı ben yarattım!” gibilerinden bir ima… Elinde Pavla’nın boş sigara paketi; parmakları arasında gayrı ihtiyari evirip çeviriyor; kristal bir küreye bakar gibi dalıp gitmiş pakete. Hayal âleminde Zeki: Bandı tekrar tekrar geri sarıp hep o aynı sahneleri, Pavla’yla öpüşme sahnelerini getiriyor gözlerinin önüne. O ne tutku dolu öpüşlerdi ama… O ne ateşli! Hı oğlum Zeki? Dudaklarıyla, diliyle, dişiyle öpmüştü Pavla. Islak ıslak… Vay be… Yahu!.. Yahu resmen öpmüştü kız Zeki’yi be! Res-men! İşte hâlâ büyüsündeydi bu öpüşmelerin Zeki Dilimiki. Hâlâ şaşkınlığı içindeydi. E şaşırıyordu tabii! Şaşırıyordu çünkü…

Çıt çıt çıt…

Yanı başında biten bir adam kol saatinin camına vuruyor: Çıt çıt çıt… Zeki Dilimiki’yi hoop iki kere ikinin dört ettiği dünyaya çekiveriyor. Uykudan uyanır gibi yarı baygın gözlerle baktı bir Zeki: Asık suratlı, hasta görünüşlü, kürdan gibi bir adamdı bu. Yağlı, tel tel saçları vardı. Leş gibi de ter kokuyordu. Kolundaki saatin kayış dikişleri atmıştı, lime lime ipler kıvrılıyordu.
Sahi, kaçtı saat?

Binadan çıktı. E ister istemez… Koyu, lacivert bir gökyüzü yerine günün ilk ışıklarıyla karşılaşınca hayret etti: “Vay be! Gündüzü etmişsin Zeki!” Serin, taptaze bir Nisan sabahı kokusu ciğerlerine doldu. Kulaklarında derin bir sessizlik uğuldamaya başladı. Ortalık ıssızdı. Karşılıklı asırlık taş binaların bitişik nizam uzayıp gittiği arka sokağa âdeta gece kuşlarının tortusu çökmüştü: Devrilmiş boş bira şişeleri, buruşturulup atılmış McDonald’s ambalaj kâğıtları, üzerine basılmış izmaritler, bir dükkân kepenginin dibinde kurumuş kahverengi bir kusmuk, tekmelenip savrulmuş yamuk yumuk bir enerji içeceği tenekesi… Az ötede turuncu tulum çekmiş bodur boylu, kara suratlı şişman bir çöpçü(muhtemelen Romandı) kesme taş döşeli sokağı süpüre süpüre yaklaşıyordu. Üşütücü bir ilkbahar rüzgârı esti, olduğu yerde dikilmekte olan Zeki Dilimiki’nin henüz kurumamış kumral saçlarını yaladı. Ürpertiyle titredi Zeki. Gözlerinin akına kan oturmuştu. Benzi solmuş, tıraşı gelmiş… Etrafına küçük küçük, kararsız bakıyordu. Bastığı yere çıpa atmış bir kayık gibi de tatlı tatlı sallanıyordu. Sorsanız “Yok!” derdi; ama bal gibi de sarhoştu biraz. Şöyle bir tarttı biçti; ha işte oteli şu taraftaydı. Sokağın sonuna yürüyecek, sola kıvrılıp heykellerin olduğu meydana gelecek; oradan da dosdoğru nehrin kıyısına. On, bilemedin on beş dakika… Saatine baktı: O-hooo, daha uçağın kalkmasına epey vardı. Giderdi oteline, bir saat yatar uyurdu, sonra güzel bir duş; kahvaltı, bavulunu aldığı gibi: “Taksi!” Dosdoğru havalimanına.


E?
Hani?
Hâlâ ne bekliyordu o halde? E hadi yürüsün gitsin di madem oteline? E hadi!
Yok!
Yoook…
Gidemezdi.
Gidemiyordu.

Zeki’nin aklı fikri Pavla’daydı çünkü. Yunus gülüşlü, mavi gözlü Pavla’sında. Hoş; kendi de bilmiyordu ya, son bir kez daha görünce ne olacaktı sanki? Ne diyecekti? Ne yapacaktı? Kuzu kuzu, cam giriş kapısının önünde öylece bekliyordu. Kristal kollu, tertemiz şık bir kapıydı bu. İçeride döne döne yer altına inen siyah ferforje bir merdiven seçilebiliyordu.

Turuncu üniformalı çöpçü… Bir elinde süpürgesi bir elinde faraşı ağır ağır, süpüre süpüre geldi; Zeki’yle en ufak ilgilenmeden alabildiğine iştahlı aç bakışlarla cam kapıdan içeriyi süze süze süze… Geçip gitti.
Kapının hemen üzerinde mat ışık veren, uzunca bir neon tüpün el yazısı biçiminde bükülüp şekillendirildiği yeşil bir lamba yanıyordu. Neden sonra pıt diye söndü bu lamba. Peşinden Pavla kapıda göründü. Sigarasını yakmıştı. Altına daracık bir blucin çekmişti. Üzerinde kırmızısı solmuş, polar kumaştan bir ceket vardı. Sırtında öğrenci işi bir sırt çantası. Ayağında eskimiş spor ayakkabılar… Gün ışığında bu haliyle bir kadından çok finaller için sabahlamış geçkin bir üniversiteliye benziyordu. Yanında biri daha vardı Pavla’nın. Ondan bir baş daha yüksek, manken gibi uzun bacaklı, incecik vücutlu bir kız; siyah saçları kalçalarına kadar iniyordu kızın. O da sigarasını yakmıştı. Omzunda Adidas logolu cart pembe bir spor çanta asılıydı. Zeki tanıdı bu kızı! Gece yarısına doğru Pavla’yla Zeki içkilerini tokuştura tokuştura kaynaşırlarken bu kız da yandaki masada kocaman dazlak kafalı, kulağı küpeli, üzerinde Manchester United forması olan göbekli bir adamla sarmaş dolaştı. Adamın kulağına eğilip eğilip bir şeyler fısıldıyordu, adam da gürültülü mest kahkahalar patlatıyor, keyiflendikçe keyifleniyordu. Sonra işte bu kız adamın elinden tutmuş, onu tıpış tıpış bir alt kata, ‘odaya’ indirmişti.

Pavla ürktü; geri çekilir gibi oldu. Birden bire kapının önünde Zeki’yle göz göze gelince… Üç adım ötesindeydi Zeki. Pavla’yı görünce kendine çekidüzen verir gibi doğrulmuştu. Kızın gözlerinin içine düşecek gibi hevesli hevesli bakıyordu: Hani bir gülücük, bir göz selamı, hatta belki bir iki kelimecik… Hı?.. Hı?.. Hayır! Nerede! Bilakis Pavla’nın o kısacık yabancılayan bakışlarında huzursuz bir soru işareti, bir güvensizlik okudu. Ne bir ışıltı, ne bir sıcaklık… Sadece makyajını silmemiş Pavla; belli… Zeki, Pavla’nın dikkatinin elinde sallanmakta olan cafcaflı alışveriş poşetine kaydığını fark edince tokat yemiş gibi oldu; tuhaf bir mahcubiyet dalgası yüzüne, ta kulaklarına yayıldı. Keşke arkasına saklasaydı. Rengârenk desenlerle bezeli, kurdeleli, kırmızı saplı minicik bir poşet tutuyordu Zeki. O şehrin yerlisiyseniz, hele hele de bir kadınsanız bu poşetin oraların en gözde parfümerisine ait olduğunu salisesinde anlardınız! Chanel Allure Sensuelle. Asuman’ın iş yemeklerinde süründüğü parfüm. Çok şıktır! O kadar güzel gider ki Asuman’ın buğday tenine… Zeki evvelki akşam yemekten sonra otelinden çıkmış, şıkır şıkır caddelerde başıboş dolanırken parfümeri vitrinini görünce… Dayanamaz Zeki. İsterse beş yüz Avro olsun! Asuman’a işte böyle minik sürprizler yapmaya bayılır! Üstelik Asuman’ın neleri sevdiğini, neyi nasıl giyindiğini de iyi bilir. Bir sürü koca bilmez bak! Mesela, Cumaları Christian Dior Jadore günüdür Asuman’ın. Pilatese giderken DKNY… Sonracığıma otuz altı beden giyinir. Sutyen numarası 75/B’dir. Ayakkabı? Otuz yedi, otuz sekiz… Kalıbına göre.

Bir an için Parfüm poşetini uzatıp Pavla’nın eline tutuşturmak, “Hediye!” deyip, ”Sana aldım!” deyip durumu kurtarmak bile geçti Zeki’nin kafasından. Nedendir bilinmez, o parfüm poşetiyle Pavla’ya görünmek dayanılmaz bir sıkıntı veriyordu Zeki’ye. Ayıbını örtemeyen bir adam gibi için için kıvranıyordu. Tabii bunların tamamı bir-iki saniye süren ‘an’lık hadiseler… Zeki Dilimiki’ye asır kadar uzun geldi. Pavla hiçbir şey yokmuş gibi yüzünü çevirdi. Yanındakiyle birlikte tin tin yürüyüp gittiler.
Uzaklaştılar.

Zeki Dilimiki arkalarından öylece baktı. Dudağı çarpılmış, yüzü ekşi…
Sonra bir daha baktı. Bir daha baktı. Bir daha… Sonra bir daha. Tiksindi! Evet! Zeki Dilimiki Pavla’dan, Pavla’sından tiksindi! Elinde değildi bu: Kızın o paytak paytak yürüyüşünden –çok affedersiniz; ama aynen bu ifadeyi kullanmıştı- bariz bir orospuluk akıyordu… Bundan kaçamıyordu Zeki. Böyle görünüyordu ona. Burkuldu. Safiyane bir mühendis içgüdüsüyle kızın o salınır adımlarına ‘mesleki deformasyon’ diyecek oldu; hani bu açıklamada bir teselli bulacakmış gibi… Kendi de güldü buna! Kızın poposuna bakıyordu, “Ne kadar da büyükmüş, şekilsizmiş?” diyordu; düşük omuzlarını inceliyordu, alabildiğine çirkin buluyordu. Hayır sırf Pavla mı? Pavla’nın yanında yürüyen şırfıntının –gene tam bu kelimeyi kullanmıştı!- taşıdığı o cart pembe çanta; onun pembesi bile midesini bulandırıyordu Zeki’nin.

Nasıl bir büyü bozumuyssa artık…

Zeki Dilimiki bu fotoğrafı çekmek istemedi; bu hisleri hatırlamamak, kendinden bile bir sır gibi saklamak istedi. Çünkü ne olursa olsun Pavla, seneler sonra Zeki’ye arzulanmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlatmıştı. Bir kadının üzerinde hak iddia edercesine pençelerini etine geçirmesinin baş döndürücü gururunu tattırmıştı. Pavla Zeki’nin Avrupalı sarışını, masmavi gözlü, yunus gülüşlü öpüşen orospusuydu. Onu doya doya, tutkuyla öpen orospusu… –ki iyi biliyordu Zeki, orospular öpüşmezdi, öpmezlerdi. … Yüzü bir tuhaf oldu Zeki’nin. Derinlere daldı. Ama o kadar derinlere daldı ki, iki hayat kadını, Pavla ve yanındaki, sönük sokak lambasının altından kıvrılıp köşeyi döndüler; ortadan kayboldular, onu dahi fark etmedi. Keşke… Keşke Asuman da ‘böyle’ öpseydi Zeki’yi. Hı? Ne olurdu ki? Sadece öptürmek yerine. Hem… Hem Asuman isteseydi, Pavla’dan bile daha güzel öpmesini bilirdi Zeki’yi! Yeter ki gene sevsindi…

Yürümek iyi geldi. Zeki açıldı biraz. Otelin yolunu uzatıp ana caddeye sapmıştı. Ağzı kupkuruydu. Parmakları da nedense şişmişti; alyansını zar zor takabildi. Bir taksi şoförü otomobilini işaret etti Zeki’ye; binmedi. Nehrin kıyısına doğru ağır adım alçalırken gözleriyle de sağlı sollu nöbetçi eczane var mı diye tarıyordu Zeki Dilimiki. Acaba ne sürmek lazımdı şimdi buna? –Sırtındaki tırnak izleri zonk zonk yanma yapmaya başlamıştı-. Bepanthen mi iyi gelir? Teramisin mi? Pes etmiş gibi ofladı.

Akşama kadar geçseydi bari ya…
Hı?
Geçmez miydi?
Geçmezdi değil mi?

Burak Özdoğan
30 Temmuz 2012, Prag

—————————————————————-

Sevgili Okurlara:
Belki ilginizi çekebileceğini düşünerek, Pavla öyküsünü kaleme aldığım değişik mekanlardaki çalışma masalarını fotoğraflayıp aşağıda sizlerle paylaşmak istedim:

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İstanbul, Selimpaşa’da, anne ve babamın evlerindeki yemek masasında
 
 
Prag’ta, Coffee Lovers, da bir Pazar öğleden sonra çalıştığım masa
 
 
 
Prague, Kavárna Slavia’da, bir Cuma gece yarısı tomurcuk çayı eşliğinde çalışırken (Peş peşe iki demliği bitirmiştim; zor uyudum o gece 🙂 )
 
Frankfurt, Bergerstrasse’de kaldığım minik dairede, bir Cumartesi akşamı çalışırken
 
 
 
Frankfurt, BergerStrasse’deki aynı dairedeki, çalışma masam
 
 
 
Frankfurt, Bergerstrasse’de, kaldığım minik dairenin yakınlarındaki bir kafenin masası
 
 
Reklamlar
Bu yazı Öykü, Orta Boylu içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

6 Responses to Pavla

  1. anonimicka :) dedi ki:

    Ben daha cok yazarın bunları nerde yazdıgına takıldım 🙂 Yani, kafede adam akıllı oturan biseyler karalayan, çay söyleyen birinin ekranın arkasında neler yazıyor olabileceğinin kimse tarafından tahmin edilemez oluşunun bir göstergesi gibi:) Bunun dısında hikaye trajik da olsa uslup güzel!

  2. myanmaz dedi ki:

    Hele şükür sonunda… Ne kadar çok bekletiyorsun bir hikaye için :))
    Bu arada yeni bir ilaç çıktı, tırmanıcılar arasında yaygın. Onu denese Zeki…
    Güzel kurgu, akıcı anlatım. Devamına…

  3. Saniye Öner Dönmez dedi ki:

    Kalem Keki, bence sen film de cekmelisin. Anlatımın güçlü, gözlemlerin inanılmaz. Yazdıklarını okurken zaten canlanıyor anlatımların. Duygu iniş çıkışları, ruh halleri, yazdıklarını seviyorum.

  4. Burcu Baran dedi ki:

    Bence çok gerçek bir hikaye olmuş; yani aslında hepimizin derinlerinde bir yerlerde pusuda bekleyen eksikliklerimizin duygu dünyasına yansıması gibi biraz… Ama en nihayetinde nereye giderse gitsin eksikliklerini beraberinde götürür insan : ” Hem Asuman isteseydi, Pavla’dan bile daha güzel öpmesini bilirdi Zeki’yi! Yeter ki gene sevsindi…”

  5. Nesrin dedi ki:

    Kalemine sağlık arkadaşım yine güzel bir anlatım güzel bir konu tebrikler.

  6. Nermin dedi ki:

    Emeğine sağlık Burakcığım. Çok beğendim..:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s