TK 1041

Ama Atacan’ın yüzünü görmeniz lazım; hele kız gaz maskelerini… Nasıl? Ha, işte oksijen maskesi; neyse artık, kız onları kafasına takınca bizimkisi hepten şaşkına döndü. Dedim ya görmeniz lazım: Gözler böyle kocaman, ağzı bi karış açık… Kemer de bağlı ya, kalkamıyor ayağa; boynunu zürafa gibi uzattı bu, koltuğun üstünden bön bön hostesi seyrediyor. O, hostesi seyrediyor; ben de onu. Kerata bi tatlı, bi sevimli ki… Tam şaşkaloz ya! Zaten bekleme salonunda da herkes bayıldı bizim oğlana. İçeri girer girmez tam gaz koştu, suratını yapıştırdı cama, pist gözüküyor ya hani, gidene kadar ayrılmadı! Ne zaman bi uçak inse kalksa bizimkisi kollarını kaldırıyor, “Oley! Oley!” diye havalarda. Kendinden geçiyor sıpa! Nasıl heyecanlanıyor, nasıl heyecanlanıyor… Bayıldı millet! Bir de saçlar sapsarı, uzun ya, Alman falan sanıyorlar herhalde. Maskotu oldu bir anda oranın.Çok seviyor uçakları; çok.

Ama kalkışta şafak attı biraz. Baktım, kasmış iyice kendini. Gözleri pencereden dışarıda; ama bir eli de bacağımda. Pantolonumu sımsıkı sıkmış, sıktıkça da sıkıyor; kendi farkında değil yalnız. Yavrum… Ya aslına bakarsanız ben de sevmem kalkışları; hiç sevmem. Gerilirim çok. Ne bileyim o motor gürültüsü, o süratlenme, kalkıştan sonra bi sağa döner bi sola döner falan ya; insanın içi kötü oluyor. Sorsanız kaç kere uçağa binmişindir, diye sayısını bilmem. Vallahi bilmem. Gene de alışamadım işte. Düşünün, bir de bizim oğlanın ilk binişiydi. E! Normal tedirgin olması.

Ne diyordum… Velhâsıl kalktık, uçuyoruz. Oğlanla yanak yanağa verdik, seyrediyoruz aşağısını; bir yandan da anlatıyorum ben: “Atacan, oğlum bak şurası Fenerbahçe Stadı, şurası şurası, burası burası…” Tırmandıkça tırmanıyoruz. Kısmetimize de hava kapalı; hani öyle yağmur mağmur yok da, bulutlu epey. Dürttüm Atacan’ı. Dedim, “Oğlum bak şimdi ta bulutların üstüne çıkacağız!” Bu doğruldu bi. Böyle şaşkın şavalak yüzüme baktı. Baktı… Baktı… Baktı… Sonra bir kahkaha patlattı, bir sevindi ki… Nasıl ama! Görseniz; ellerini çırpıyor, ayaklarını patır patır yere vuruyor… Sanırsınız bayram var! Kerata bir de öyle güldüğü zaman o kadar tatlı oluyor ki, sormayın.

Efendime söyleyeyim, girdik biz bulutların arasına. Her taraf gri gri… Bi karardı uçağın içi. Hafif de sarstı namussuz. Korkuttu. Zangır zungur. Atacan pek anlamadı. Meşgul! Ağzını burnunu yapıştırmış pencereye, meraklı turşucu gibi pür dikkat görmeye çalışıyor! Hani bi şey de gözükse… Her taraf sis! Bir dakika… İki dakika… Bulutların üzerine çıkıverdik. Anında pırıl pırıl oldu tabii uçağın içi. İnsanın morali hemen düzeliveriyor böyle olunca. Laslacivert gök. Madalyon gibi Güneş. Altında öbek öbek bembeyaz bulutlar. Muhteşem bi şey! Baktım, Atacan’ın sarı kafa fırıl fırıl dönüyor; bi sağa çeviriyor, bi sola çeviriyor, bi aşağı bi yukarı. Çocuk heyecandan nereye bakacağını şaşırmış. Neşesine diyecek yok herhalde. Yalnız dikkatimi çekti, kulakları kırmızı kırmızı. Epey kızarmış hem de. Allah Allah! Yakından baktım, öyle pek neşeli falan da gözükmüyor işin aslı. Belli, huzursuz. Yoklayayım şunu bi dedim, “Nasıl oğlum? Sevdin mi bakalım uçağı?” Dirseğiyle itekledi beni. Ekşi ekşi sesler çıkarmaya, öf pöf etmeye başladı. Bir daha soracak oldum, dönüp de bakmadı bile. Aklı, gözü dışarıda tamamen. O kırmızılık, kulaklarından yüzüne de sıçramış şimdi. “Ulan? Bulutlardan mı korktun yoksa? Demin bi şeyciğin yoktu da?” Bu sefer “Yaaa!” diye elinin tersini salladı; git başımdan dercesine, “İstemiyom! İstemiyom yaa!” Dedim üstüne gitmeyeyim bâri. Biraz sonra kös kös döndü önüne zaten. Tek kelime etmeden mum gibi öyle oturmaya başladı. Suratından düşen bin parça. Renk olmuş pancar gibi. Şakayla takıldım: “Yahu oğlum erkek adamsın! Uçaktan korkulur mu hiç! A-aa!” Cevap yok. Kaşlarını çattı söyle bi. “Yerdeyken en kahraman Atacan! Efelenmesini biliyorsun ama. Eşek sıpası seni!” dedim; gücendi. Büktü boynunu.

Çocuk işte…

Servisler başladı. Yemekler geldi. Meşrubatı, alkolü, şusu busu… Bunun tepsisini koydum önüne. Hazırlıyorum güzel güzel. Atacan bi şey demeden öyle melül melül seyrediyor. Ben de inadına konuşuyorum: İşte, bak oğlum kremalı tatlı, bu salatan, bu etli pilav… Kılı kıpırdamıyor çocuğun. Ruh! Kızdım en sonunda. Çatalı aldım, eline zorla tutturdum. “Hadi oğlum ama! Soğutma. Ye, bakalım!” Bıraktım kendi haline. Ben başladım. İki kaşık, üç kaşık derken a! A? Bizimkisi kısık kısık içini çekmeye başladı. Döndüm; dudağını büzmüş, tir tir titriyor alt dudağı. Gözleri buğu buğu. Elinde de çatalı; çatalın ucunda ufacık bir parça et, ha düştü ha düşecek. Yahu sonra Atacan birden bire bir ağlamaya başladı; ağlamak ki ne ağlamak! Nasıl ama: Göğsü titreye tityere, hüngür hüngür. Durmak bilmiyor. Kaybetti kendini! Ne edeceğimi şaşırdım. Herkes bize bakıyor. Bir yandan yaşlarını siliyorum, bir yandan teskin etmeye çalışıyorum: “Oğlum bak korkma, az kaldı, ineceğiz birazdan.” Nafile. Hostes kızcağız da koştu geldi. Sağ olsun, epey uğraştı o da. Çocuğun ellerini ellerine aldı, sakin sakin anlattı. Sonra kalktı gitti, bir de oyuncak getirdi Atacan’a. Ufak bir uçak mıydı neydi, öyle bir şey. Atacan hayır demedi, aldı. Herhalde biraz da utandı hostes kızdan. Hafiften duruldu. Elinde oyuncak, gözlerinden sessiz sessiz yaşlar süzülüyor; derin derin içini çekiyor. Ben de bir kötü oldum ki sormayın. Evlat işte ya, insan dayanamıyor öyle görünce.

Sonra sonra yatıştı çocuk. Emzik de verdim, normalde hayatta vermezdim de (E! Kazık kadar adam oldu artık!) böyle durumlar için gene de yanıma almıştım. İyi de etmişim, çocuk sakinleşti bayağı. Beş on dakika sonra kafasını koluma yasladı. Uyudu kaldı. Üstüne bir battaniye örttük. Uçak inene kadar uyanmadı güzelim. Gözlerini açtığında millet çoktan uçaktan çıkmaya başlamıştı. Dedim, “Bak oğlum geldik. Almanya burası.” Mahmur mahmur etrafına bakındı. Bir de terlemiş çok. Şöyle usulca emziğini çekip alayım dedim, yok, vermedi.

Bizi dayımın oğlu karşıladı. Rıfat. Sağ olsun. Arabayla gelmiş. Bindik. Bizi gezdire gezdire dayımlara götürdü. Gece olduğu için çok bir şey anlamadım etraftan; ama belli düzgün şehir; Avrupa sonuçta. Yolda oradan buradan epey bi lafladık Rıfat’la. Türkçesi bayağı sakatlanmış oğlanın. Gerçi normal; kaç senedir Berlin’deler. Artık yarı Alman sayılırlar. Yolda, Rıfat kaç kere arkasına dönüp Atacan’a laf atacak oldu ama oğlanın ağzını bıçak açmadı. Pas vermedi hiç. Atacan’a duyurmadan fısıldadım Rıfat’a: “Uçaktan korktu; gururuna yediremedi hergele.”

Gizliden gizliye gülüştük.

Dayımla yengemi çok özlemişim. Karşılaşınca bir sarıldık, bir kucaklaştık… Senelerin hasreti var. Atacan’ı görünce çok şaşırdılar. Ne çok büyümüş, son gördüğümüzde şu kadarcıktı, diyorlar. Çocuklar çok hızlı büyüyor. Çok. Atacan sözümden çıkmadı, evde tembihlediğim gibi aynen yaptı; dayımın da yengemin de elini öptü, alnına koydu. Çok hoşlarına gitti tabii.

Gece bir güzel yedik, içtik. Yengem mükellef bir sofra donatmış. Onlara sucuk, badem ezmesi falan getirmiştim; ama zaten artık hepsi varmış Berlin’de bunların. Gene de makbule geçti herhalde.

Bize ayrı oda açmışlar. Yengem temiz pak her şeyi hazır etmiş. Atacan’a da pijama almış oradan. Giydirdik. Dişlerini fırçaladık. Yengem ilgilendi hep, sağ olsun. Oğlanı yatırdı yatağına. Sordum “Uyudu mu yenge?” Dedi uyudu.

Kalkamadık sofradan. Laf lafı açtı, oradan buradan derken saatler geçti. Dayımla bir şişe rakıyı da devirdik arada. Yengem fazla dayanamayıp gidip yatınca dayım, “Bizim Rıfat’a söyleyeyim de dansa mansa gidin oğlum birlikte. Kulüpler var burada güzel.” diye hafiften şerbet vermeye başladı, “Hem gençsin daha! Yaşın ne! Bakarsın bir Alman kızı alırız sana, ha?” Saat iyice geç olmuş zaten, kafalar da hoş, ben de uydum dayıma; ayıptır söylemesi o konulara da girdik. Almanlar şöyle rahattır böyle rahattır… Dayım bir sigara koydu ağzına. Bana da sordu, “İçiyor muydun sen?” Dedim “Dayı ver hadi bi tane!” Arada sırada içiyoruz işte. Elimi cebime attım, çakmakla birlikte uçağa biniş kartı da çıktı cebimden. Yaktık sigaraları. Dayım elimdeki karta uzanıp aldı. Evirip çevirirken sordu: “Salladı mı çok?” “Yok, dayı,” dedim, “Sallamadı da…” Lafımı bitiremeden dayım kartın üstündekileri okumaya yeltendi bozuk İngilizcesiyle: “Fılayt” dedi. Durdu, “Tiy Key” dedi. Gözlerini kıstı, kafasını kaşıdı. Baktı beceremeyecek, kestirmeden “Bin Kırk Bir” dedi. Ben devam ettim: “Sallamadı da dayı, bizim Atacan korktu çok. Çok ağladı.” Dayım durup dururken eliyle sus gibilerinden bir işaret yaptı. Kulak kabarttı içeriye. Kaş göz ederek “Oğlan mı bu?” diye fısıldadı. Baktım, hakikaten öyle. İti an, çomağı hazırla! Bizim hergelenin sesi tabii, kim olacak. Odadan bağırıyor, baba da baba! İlle de gel. Tadım kaçtı. Atacan uyumadım mı uyumaz çünkü rahat da vermez.

Kalktım gittim odasına.

Işığı açmadım. Şöyle kafamı uzattım kapıdan. Yatakta oturmuş bu. Yorgan beline kadar çekili. “Baba gel, yat.” diyor. Dedim “Oğlum birazdan geleceğim, dayınla konuşuyoruz şimdi. Yatacağım ben de. Sen uyu hadi. Yarın hayvanat bahçesine getirecek hem Rıfat Abin bizi. Pandaya bakacaz.” Yattı. Yorganı üstüne çekti, duvardan tarafa dönüp kıvrıldı. İyi geceler oğlum, dedim. Tam kapıyı örtüyordum gene seslendi: “Baba?” “Ne var gene oğlum?” “Annem nereye gitti?”

Bak şimdi! Açık konuşayım sinirlendim; doğruya doğru. Yani tam havamızı bulmuşuz, kırk yılın başında keyiflenmişiz. Ne lüzumu var ki yani?

“Atacan… Yavrum… Oğlum… Ama kaç kere anlattım ya sana! Annen melek olduuu… Artık bulutların üstünden bakıyor bize.”

Dedim. Dememle başımdan aşağı kaynar sular indi. Dank etti kafama. O anda dank etti. Anca o anda…

Ah Atacan’ım… Yavrum… Canım oğlum benim.

Burak Özdoğan
Bystřička, 28 Aralık 2009 – 8 Ocak 2010, Rokoska, Prag

Reklamlar
Bu yazı Öykü, Orta Boylu içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s