Rüya Tabirleri

Sevgili büyükbabam Mahmut Kamçı’ya,
…dedelerim Salih Özdoğan ve Osman Yılmaz’a,
… … büyükannelerim Ayşe Özdoğan ve Müzeyyen Yılmaz’a
… … …Ve biricik annem-babam Fatoş ile Mehmet Özdoğan’a .
..

(Öykünün kapak resmini çizen sevgili David Smeaton‘a çok teşekkürler!)

 * * *

Tüylü bir erkek eli: İri kemikli, buğday benizli… Yumruk olmuş! Dört parmağın dört boğumuyla tarihî ahşap kapı kanatlarından birinin camını küfür küfür dövüyor: “BAM! BAM! BAM! BAM! BAM!”

Tık yok!

Kapının diğer tarafında çımacı… Dönüp ardına bakmıyor bile! Sırtında hırpani, hâkî örgü bir kazak; ellerinde kir-pas-mazottan kararmış deri eldivenler. Ağzında cikleti. Eğiliyor; kalın ıslak halatı tuttuğu gibi pazulu kollarıyla havada sekiz üstüne sekiz çiziyor; bir çırpıda ayırıveriyor Beşiktaş vapurunu dökme demir iskele babalarından.

Pervaneler vın vın vın… Bacada siyah duman; deniz süt beyazı, köpük köpük; bir de gümbür gümbür öten kısacık düdük: “Düüt!”

İşte!
Gitti vapur!
Göz göre göre gitti!

Barlas öylece dikiliyor; nefes nefese. Gömleği sırtına yapışmış, yakasından yukarı terden buharlar tütüyor. Az buz mesafe mi? Ta Altıyol’dan buraya kadar koştu! Bacakları kütük gibi! O hızla ışıklarda da az daha bir taksinin altına giriyordu. Ya?

Sıfıra sıfır elde var sıfır!
Gitti vapur!
Gitti…

Bızıırrrrt! Ceketinin fermuarını bir hışım indirdi Barlas. Açtı bağrını. Terle, suni deri kokusunun sıcaklığı yüzüne vurdu geçti. Burnundan soluyarak yanı başındaki banka bıraktı kendini. Defteriyle, Diferansiyel Denklemler kitabını bankın öte yanına öyle bir fırlattı ki bekleme salonunun duvarlarında şamar sesi yankılandı. Göğsü hem koşmaktan hem kızgınlıktan hâlâ bir şişiyor bir sönüyordu. Hayır; kaçan sırf vapur değil ki; Yavuz Hoca’nın ders de güme gitmişti! Tekrar yapacaktı bugün. Haftaya da vize var. İkinci vize. Gerçi ilk vizeden kapı gibi seksen beş çakmıştı Barlas ama…  Of ya! Neyse… Sevgi’den alırdı artık notları. Alırdı. Alırdı da… Ulan şimdi vapurda bal gibi demli çayı, gevrek simidi… misler misi kahvaltı yapacakken!.. Oturduğu yerden yanıbaşındaki pencereye başını çevirdi; mendirek boyunca uzaklaşmakta olan vapurun ardından yarı gülümseyerek yarı dişlerini sıkarak baktı:

 “ŞeRefsizin evladı!”

Tek bir vapur jetonunun metalik tıngırtısı işitildi. Peşinden, dönen turnike kolunun tırrrrrt-laması. Gözlüklü, kolunda çantası elinde çift kaşarlı tostuyla merhametsiz ilkokul müdirelerine benzeyen gudubet bir kadın bekleme salonuna daldı, trak trak trak adımlarla geçti ta karşıdaki banka oturdu. Bacak bacak üstüne atarken gözüken şey, Barlas’a bir an için kadının çirkin suratını da, kapıları Barlas’ın üzerine kapatan şerefsiz çımacıyı da, kaçırdığı vapuru da unutturdu… Tırrrt! Tırrrt! Bir tırrrt daha… Kadıköy-Beşiktaş Vapur İskelesi turnikeleri birbiriyle yarışırcasına dönerken, çeşit çeşit insan bekleme salonuna şadırvan musluklarından damlarcasına şıpır şıpır akarken o sıkıcı aleladeliğin içinden kamburunu çıkarmış herkesten gözlerini kaçıran bir kızcağız çıkageldi. Bekleme salonundaki o tek boş yer kalan banka tereddütlü bakışlarla yaklaşırken Barlas da kızın göğüslerinin hatırı sayılır derece iri olduğunu düşünüyordu. Kız, Barlas’ın da oturduğu bankın en kıyısına usulca yerleşti. Elindeki “nezih” logolu poşetin ince hışırtısı dışında tek bir ses etmemişti. O kadar kenara oturmuştu ki hani az birazcık daha kaysa belki de düşecek! Barlas üşengeç bir nezaketle yayıldığı yerde toparlandı. Bir koku aldı; yandan yandan… Tensel bir baharat aroması… Hırsızlama koklayınca bizzat kızın esmer tenini ciğerlerine çekiyormuş gibi oldu. İçi gıcıklandı. Hemencecik zihninin bir köşesinde kızın iri göğüsleri şekillenmişti bile; otomatik olarak! Tüm o kavisler, sıcacık tenin dokusu, siyaha çalan pütürlü meme uçları… Barlas’ın dudaklarına kabahatini bilen yaramaz çocukların o hınzır tebessümünden kondu, o gür top sakalının tam orta yerine… belli belirsiz hınzır bir tebessüm. İçinden kıkır kıkır bir ses “Oğlum Barlas! Sevgi duysa, oyardı seni!” diye fısıldıyordu ki –hoppalaaa!- şimdi de ağır bir gül kokusu sardı ortalığı! Ama ne koku! Buram buram! İnsanın aklına umreyi, Kâbe’yi getiren cinsten… Kolonya kadar keskin! Ahlak zabıtası kadar baskın! Havadaki o dişil parfüm kokusunun üstüne âdeta şal örttü. Yayıldı, yoğunlaştı… Barlas’ın göz ucunda toparlak bir siluete dönüştü. Baktı: İhtiyar teyzeyi gördü. İşte, obastonlu ihtiyar teyzeyi’. (Yaşlı kadın adını hiç söylemediği için aradan geçen yıllar içinde Barlas ne vakit o olayı anlatacak olsa, mevzuya hep ‘Ben size Bastonlu İhtiyar Teyze’yi anlatmış mıydım?’ diye girdi durdu.)

“Güzel kızım şöyle az biraz kayıvercen?”

Yankı yapan, tesirli bir sesi vardı. Billur kadar berraktı. Tatlı bir üslupla tonladığı ricasında bir parça buyurganlık da fark edilebiliyordu. Eh, şişman denilecek ölçüde de kısa ve kalın yapılıydı. Boyunca bir tesettür pardösü giyiyordu, vizon rengi; tek sıra düğmeleri baştan aşağı ilikliydi. Başına nergisleriyle, gelincikleriyle, dal dal siluetleriyle yağ yeşili lacivert bir eşarp bağlamıştı. Özenerek seçildiği besbelliydi! Kaşları gürdü,  kırçıllıydı. Yanağında belirgin bir et beni vardı; içinden bembeyaz bir kıl uzuyordu. Okkalı, kalın mı kalın işlemesiz bir ağaç bastona –Hani “Sen Atatürk’ü gördün mü?” diye sorabileceğiniz nesil anneannelerin babaannelerin evlerinden aşina olabileceğiniz türden bir bastona- dayanmış, öbür elindeki eflatun kumaş mendille pembe alındaki ter boncuklarını pat pat pat siliyordu:

“Heh kızım! Heh…”

İri göğüslü genç kız istemeye istemeye Barlas’ın yanına sokuldu. İhtiyar teyze de, Bismillah’a çalan bir ohlamayla bankın en sağına kocaman oturdu.

Gazete hışırtıları, öksürükler, geniz çekmeler, gelen kısa mesajların bip biiip’leri, annesinin elinden tutmuş bir kız çocuğunun Çin malı pilli bebeği, sabah mahmurluğu çökmüş sohbetlerin özgün uğultusu… Kol saatine baktı Barlas. Vapurun gelmesine yirmi beş dakika… «Nisan’ın da 10’uymuş bugün!» Sonra Sevgi’nin doğum gününe on altı gün kaldığını hesap etti. Ona, çok satan “İstanbul: Hatıralar ve Şehir”i verecekti hediye; Orhan Pamuk’un bu kitabını sevmişti Barlas. Sevgi de sevsin istiyordu. Durup duruken elini göğsüne attı: Pat! «Sigaramı aldı mıydım ben?» Cebindeymiş. Barlas’ın önünde beyaz kasketli, dev gibi bir adam dikiliyordu, sanki bakır telinden tek tek ekilmiş gibi dalgalı kızıl saçları, aynı kızıllıkta bıyığı, kaba sakalı vardı; hışır hışır gazetesini açtı: Cumhuriyet. Manşet: Bağdat Düştü! Fotoğraf: Firdevs meydanında Saddam Hüseyin heykeli; bir Amerikan askeri dayamış merdiveni, heykelin boynuna halatlar doluyor. Barlas’ın kafasının içinde bildik tekerleme («Emperyalist Amerika!» tekerlemesi) dönmeye başladı. Sövdü sövdü, sövme sırası Baba Bush’a gelmek üzereydi ki ihtiyar teyzenin berrak sesi Barlas’ın kulağında hece hece çınladı:

 “RÜÜÜÜ-YA. TAAAA-BİR-LE-Rİ.”

İhtiyar teyze iki eli bastonun sapında olduğu hâlde kamburunu çıkarmış, o iri göğüslü kızın uylukları üzerindeki kitabın sayfalarına eğildikçe eğilmişti. Kız soran gözlerle kalakaldı; anlamamıştı. İhtiyar teyze derinlemesine bakışlarla cümlelerin arasında bir müddet öylece gezindikten sonra gözlerini kitaptan zerre kaçırmadan varla yok arası bir tabiatta boşluğa seslendi: “Rüya Tabirleri mi okuyorsun?” Ekledi “Evladım?”

Kızın yüzü kızardı. Sanırsın suçüstü yakalanmış… Ne diyeceğini bilemedi. Solunda oturan çocuğun (Barlasın’ın) bakışlarını da üzerinde hissediyordu.

“Eve..” Boğazını temizlemek zorunda kaldı. “Evet, teyzecim.”

Sesi ne kadar çelimsiz ne kadar da pısırıktı… Kitabın kapağını mahremiyetini örter gibi kontrollü bir yavaşlıkla kapattı. Ama Barlas hızlı bir okurdur; yan gözle gayriihtiyarî bir iki satırı yakalamıştı:

“Rüyasında sakız çiğnediğini gören, gereksiz laflar eder veya dedikodu yapar. Sakızın eline yapışması iyi değildir. Bu arsız, yüzsüz birinin insanın huzurunu kaçıracağı anlamına gelir.”

«Pes!» Barlas alabildiğine küçümser bir gülümseme ile başını öbür tarafa çevirdi, kapı kanatlarındaki bir pencereden dışarı baktı. «Rüyada sakızın eline yapışması iyi değilmiş!» Hava pırıl pırıl, deniz masmaviydi… «Ulan millet nelerle uğraşıyor ya!»

“Çok… görüyor musun… rüya… kızım?”

İhtiyar teyze arkasına yaslanmış, dalgın bakışları bekleme salonunu dolduran kalabalığın içinden geçip ta uzaklarda bir yerlerde, sadece kendi bildiği bir mekâna ve zamana odaklanmıştı.

“Yok teyzecim…” diye geveledi kız. Acemi bir sakinlikle ‘Rüya Tabirleri’ kitabını gerisin geriye poşete sokarken kızın birbirine dolaşan elleri gerginliğini gizleyemedi. Barlas’ın dikkatini göz ucuyla ihtiyar teyzenin alyansı çekmişti; diğer tombul parmaklarla birlikte ahşap bastonun sapını kavrayan yüzük parmağından teyzenin o alyansı çekip çıkarmak artık imkânsız görünüyordu.

“E-vet kızım.” diye yayarak ağır ağır kayıtsızca başını salladı ihtiyar teyze, “demek… çok… görmüyorsun rüya.”

Kız saatine baktı. Sonra sola, sağa; salonun beyaz tavanına… Bir şeyler söylemezse kabalık etmiş olmayacak mıydı? Alelacele bir laf attı ortaya: “Aslında pek inanman teyzecim!” Omuz silkti. “Hani derler ya,” sesine alaya alır abartılı bir vurgu katmıştı, ”Fala inanma falsız kalma diye…”

BAM! İhtiyar teyzenin kıvılcımlı bakışları genç kızın kömür karası ışıksız gözlerine âdeta tosladı!

“Kızım! A(!) güzel kızım! Öyle denir mi hiç!” Hem boynunu hem dudağını hiç yakıştıramadığını göstermek istercesine büktü. Kızcağızın mahcup yüzü parça parça düştü. İhtiyar teyze tombul parmaklarıyla «Sakın ha!» niteliğinde bir işaret yaptıktan sonra elini kızın dizine koydu. Gri-beyaz kaşlarını kaldırmış, merhamet dolu bakıyordu: “Rüya bu… Şakası olmaz kızım.” Kısa bir es verip ekledi: “Hm?”

Kızcağız dudaklarını ağzının içine çekti, kabahatini kabullenmiş çocuk gibi kafasını salladı.

Aynı bankın öbür kıyısında oturan Barlas da suratını yamuk yumuk yapmış «Tabii! Tabii! Rüyaların şakası olmaz!» diye mırıldanıyordu. Güya suyun öbür yakasına, eski Haydarpaşa çayırı üzerinde yükselen tarihi tren garına bakıyordu; «Rüyanda taze kaşar yediğini görürsen de yollusun manasına gelir!»

Kız, “Peki sen?” dedi, der demez “Sen teyzecim?” diye kendini düzeltti, “Sen çok görür müsün rüya?”

“Ben?” dedi ihtiyar teyze şaşırmış bir tonda. “Ben kızım…” elini kızın dizinden usulca aldı, gözlerini kızın gözlerinden kaçırdı, “görmem.” Teyzenin elleri bastonunun sapında üstüste birleşti. Alçak sesle: “İyi ki de görmem kızım.” Hafızasını yoklar gibi gözlerini kıstı: “Belki görüyorumdur da… Hatırlamıyorumdur.” Düşündü, düşündü… Sonra «İstemem!» anlamına gelen bir baş hareketiyle “Allah’ıma şükür, iyi ki de hatırlamıyorum!” dedi. Âdeta kestirip attı: “İyi ki de rüya görmüyorum!”

Kızcağız gayriihtiyari “Niye ki?” diye atıldı; gayet safiyane… demiş bulundu. Niyeydi ki?

İhtiyar teyzenin tereddütlü gözleri bir an için kızın gözlerine gitti; bir an için tartımdan geçirir gibi süzdü kızı. Sonra gözlerini kaçırdı; vapur bekleşen kıpır kıpır kalabalığın içinde anlaşılmaz bir yerlere daldı. Daldı, daldı, daldı… Yetmiş yılı geçkin bir hayatın inişli çıkışlı izlerinin süslediği ihtiyar yüzünde, hüznün gölgelediği acıklı bir tebessüm belirdi. Derin derin iç geçirdi. Bakışları hâlâ çok uzaklarda bir yerlerdeydi. “Kızım” dedi. Kolunu pencereye doğru uzattı, Eminönü istikametini işaret etti:

 “O zamanlar Küçükpazar’da oturuyorduk biz. Küçükpazar’da, Saatçi Sadi Sokak’ta. Dinamitlerin sesi hâlâ dün gibi kulağımda kızım. BUM!.. BUM!.. BUM!.. Rahmetli… Rahmetli Menderes… «Eminönü’nden bakınca Eyüp Camii’ni görecem», demişti; yıkıyorlardı.”

Menderes’in adını duyunca Barlas’ın kulakları dikildi; içinden ‘Merhum Faşist Başbakan Adnan Menderes,’ diye geçirdi; ‘ve onun tarihin ırzına kepçe vuran muhteşem imar planı!’

“Bazı bazı öyle bi patlatırlardı ki dükkânların, evlerin camlarının indiği olurdu. Hiç unutmam kızım, bi defasında bizim ev bile, üç katlı ahşap ev; çinko kaplı, böyle gitti geldi. Arap vardı, hayvancağız korkudan bi o duvara bi bu duvara vurduydu kendini; sonra pır merdivenlerden aşağı… Babam fare tutsun diye getirdiydi. Tutmak ne, fare gördü mü korkar kaçardı. Hele dinamitleri patlatmaya dursunlar; pırrrr… Dosdoğru ciciannemin sedirinin altına… Pus pus sinerdi. Ciciannem de ‘Safiye, kız? Geldi gene bu hınzır!’ diye anneme seslenirdi yattığı yerden.

Canım ciciannem…

Giriş katında kalırdı o. Merdiven çıkacak durumu mu var? Günü gecesi orada, tek göz odasında geçerdi. Hava güzel oldu muydu arka taraftaki bahçeye çıkartırdık. Otururdu. Sırtında hırkası. Bacaklarında pike. Tavuklara bakardı. Çiçeklere. Arap’a… kömürlükte hoplar zıplardı maskara…

Annemle babam kızım en üst katta kalıyordu. Üçüncü kat. Merdivenlerden çıkardın, karşında abdesthane –eskilerden, alaturka- onun yanındaki kapıdan girerdin; büyükçe bir oda. Hem oturulur hem uyunurdu; aynı odada! Yerde eski bi halı. Karyola. İşte bi dolap, bi sanduka, bi masa… Koltuklar vardı; sokağa bakan pencerenin iki yanında… O pencerenin üstündeki delikten soba borusu çıkar, Saatçi Sadi Sokak’a uzardı. Sobayla ısınıyorduk. Hepimizin ayrı sobası vardı. Kalorisi yüksek Zonguldak kömürü gelirdi, odun gelirdi. Onları yakardık. Bazı lodos çıkardı, bi teperdi dumanı: Evin içi is, duman! Allah muhafaza bi tutuşsa… Ahşap ev kızım. Kül olurdu, kül! Eski evlerden. Doğruysa vakti zamanında haremden çıkma kadınlardan biri buraya gelin gelmişmiş, oturmuşlarmış. (Omzunu silkip dudağını büktü ihtiyar teyze). Yürüdün mü gacır gucur öterdi döşemeleri… Hele ki babam kızım; babam bi yürürdü: Gümbür gümbür, sanırsın zelzele oluyor. Bazı bazı nöbete kalırdı, gün ağarmadan dönerdi eve; önce merdivenler öterdi gacır gucur ondan sonra yatana kadar odadın içinde, tepemizde dolanırdı güm güm güm… Gecenin körü hepimiz uykudan fırlardık; ben, oğlan, kız. Mavnalarda çalışırdı babam; Unkapanı’nda. ‘Gemicilik Kur’an’da da geçiyor,’ derdi, ‘mukaddes zanaat.’ Mavnaları bilir misin kızım? Böyle yayvan tekneler. Büyük değil, ufak. Yelkenleri var, kürekle çekerler… Artıh kaldı mı bilmem… O zaman koca koca gemiler gelir, limana yanaşamazlardı. Onlardan yük indirir, mavnalarla nakliye iskelelerine taşırlardı; Unkapanı’na, Eminönü’ne; Yağkapanı, Hatapkapu… Mavnacıydı babam kızım. Deniz hamalı. Ta çocuktan beri… Zaten bu mavnacılar hep bizim oralardan: İnebolu, Abana, Güde, Evrenye…”

İhtiyar teyze, parmağındaki o kangren edecekmişçesine sıkan alyansını okşuyordu başparmağıyla.

“Beyim de denizciydi ya benim. Ömrü denizlerde geçti. Bi giderdi, iki ay üç ay görmezdik. Kum çekerlerdi; çimento fabrikalarına… Makine dairelerinde, yağın mazotun içinde tüketti ömrücağızını. Makinistti… Nur içinde yatsın… Ama ne okurdu kızım! Sizin gibi mektepli değildi tabii; ama ne okurdu… Gazetelerin okunmadık yerini bırakmazdı. Öyle pek konuşmazdı, mahcuptu, sessizdi; ama bilirdi! Hep takip ederdi. Ajans haberlerini hele… Babam radyo getirmişti eve. Aga marka o zaman; lambalı kocaman radyolardan. Pencereden bizim orta kata kablo sarkıtmıştı, minicik bi hoparlörle dinlerdik. Anahtarı vardı, çıt çevirirdik, artık babam yukarıda ne dinliyorsa biz de onu. Sonra o hoparlörden Yassıada mahkemelerini de dinlediydik. Babamın radyosundan… “

“Pahalı mıydı radyolar o zaman teyzecim?”

“Herkes alamazdı kızım. Nereye alacaz… Ben, benim ufak kız, oğlan… Beyimin kazandığı anca yetiyordu zati. İşte ben de bazı bazı gündeliğe, çamaşıra giderdim; çorap dikerdim de ele üç beş bi şey fazladan geçerdi. O da boğazımıza, üste başa… Başka bişiye harcayacak olsak zati babam yakamıza yapışırdı; göz açtırmazdı ki. ‘Ona ne verdin buna ne harcadın? Nereye gittin? Ne ettin?’ E benim bey de denizlerde ya kızım; yaşım da gençti; üstüme titrerdi babam.  Etraftan laf gelmesin! Ödü patlardı!”

“Ne yapsın teyzecim, yazık; sorumlu hissetmiş demek ki…” dedi genç kız; cılız sesinde merhamet dağıtan sevecen bir tını hissediliyordu. O ilk baştaki rahatsız, soğuk tavırları erimişe benziyordu. Lakin ihtiyar teyze duymadı bile; gözlerini kısmıştı, hafızasını yokluyordu. Birdenbire kızın dizine hafifçe vurdu:

“Hele bak bi keresinde kızım, işte genç kızlık, toyluk; tutamadıydım kendimi, şeytana uydum…“

Sonra eliyle başını gösterip, hayli önemsiz bir şeyden bahsediyormuşçasına: “Eşarp mevzu!” dedi. “Eşarp!”

“Ama bir eşarp ki kızım nasıl güzeldi! İpekten… Kırmızı kırmızı… Yaprak yaprak. He ipek dediysem öyle çok da bi para değildi ha… Gördüm çarşıda. Alim mi, almiyim mi? Alim mi, almiyim mi… Aldım. Bir de bi yakıştı ki! Allah için güzeldim de kızım; annem kadar güzeldim. Çok isteyen olduydu da babamdan… Köylüsüne verdi beni. Velhasıl bi gün bağladım mı ben bu eşarbımı, çıktım mı çarşıya; yanımda oğlan da var; sıpa. Dönerken asıldı koluma, çekiyor: ‘Anne bak! Başvekil! Başvekil!’ A! Baktım ki, Menderes. Menderes kızım! Adnan Menderes! Duyardık hep, bazı Cumaları Ankara’dan atlar tayyareyle Yeşilköy’e gelir, işte Eminönü, Unkapanı vesaire oralarda yapılan yeni yollarda yürür, çalışmaları teftiş eder diye. Benim oğlan ‘Başvekil! Başvekil!’  diye bağırınca sen duy! O kadar insan var kızım bak, o kalabalığın içinde rahmetlinin gözüne takılmışım demek ki, ipek eşarp da var ya… Ondan gayrı… Bizzat baktı, başıyla böyle selamladı. Resimlerinde hep güler ya, öyle güldüydü. Saçları briyantinli, üstü başı jilet gibi… Sonra otomobilin kapısını açtılar, buyur ettiler; bindi. Cumayı kılmaya gidermiş, Eyüp Sultan’a.

“Ben tabii kızım bi sevindim bi sevindim. O heyecanla sen unut. Eve girmemle çıkmam bir oldu; elimde sefer tası, koştum Unkapanı’na. Nakliye iskelesine. Hem yemek götürüyorum hem de diyecem, Menderes’i gördüm. Kalafat yerinde buldum babamı; bekçi kulübesinde çay içiyorlardı. Dedim, ‘Baba! Başvekil’i gördüm ben!’ Yüzü güldü hemen. Demokrat Partiliydi babam; severdi Menderes’i. Ezanı tekrar Arapça yaptıydı ya, daha da çok sevmişti. Sordular, anlattım. Boyu nasıldı, ne giyerdi, nasıl yürüdü… Sonra Menderes’i övdüler. Hatta biri İnönü’ye sövdüydü. Dayım mıydı? Çıkaramadım şimdi. İşte öyle neşeli neşeli konuşuyoruz; babam ‘Kız?’ diye birdenbire gürledi! Onun şöyle bir bakışı vardır… Başımdan aşağı kızım buz gibi su indi. Kafasıyla şöyle yaptı; ‘Yürü kız eve!’ Ah kızım… Sonra evde bi dayak, bi dayak. Sorma. Sen nasıl evin rızkını çarçur edersin, ipek eşarp neyine, diye. Aldığıma alacağıma pişman olduydum. Annem araya girdi de elinden aldı babamın. Yoksa…”

İhtiyar teyze kaşlarını kaldırıp alt dudağını ısırdı, ‘Allah muhafaza! Kim bilir neler olurdu!’ manasında kafasını salladı.

“Eli çok ağırdı kızım babamın; yük taşımaktan indirip kaldırmaktan hepten güçlü kuvvetliydi. Heybetliydi. Ama annemden çekinirdi. Bi annemden çekinirdi! Annem ufak tefek, tıfıldı ama kaya gibi kadındı. Kanlı canlı; atik. Boynunu bi kerecik büktüğünü bilmem kızım; hep dimdikti! Lafını da hiç sakınmazdı. Kimseden korkusu yoktu.”

Kendi kendine hak verircesine başını salladı ihtiyar teyze, içini çekti:

“E kolay mı kızım; neler görmüş geçirmiş. Ta on yaşında yetim kalmış. İki kardeşle bir başına… Güde dediğin ufacık bi köy.  Önce babaları rahmetli olmuş; Balkan harbi varmış kızım, harpten dönmüş; dönmüş ama tifo… Ateşler içinde… Yana yana tifodan gitmiş zavallı. Peşinden anneannem… Nur içinde yatsınlar. Kabristanları durur mu hâlâ bilmem… Gördüydüm; bütün Karadeniz ayağının altında, öyle bi yere defnetmişler ikisini de. Ana baba ölünce evvela halaları bakmış biraz; sonra eş dost, konu komşu Güdeliler ellerinden tutmuşlar. Bir gün o bir gün öbürü… On yaşında… Ondan işte kızım, ondan kaya gibi sağlamdı, sertti annem. Hem analık hem babalık ede ede büyüyüp serpilmiş. Sonra da Evrenye’ye gelin gitmiş. Babama…

Babam da tabii…”

İhtiyar teyzenin sesi gülümsüyordu.

“Görür görmez sevmiş kızım. Çok sevmiş. Allah var şimdi, annem ufak tefekti ama hakikaten güzel kadındı; lepiska saçlı, yemyeşil gözlü… Lakin… Lakin babam…” İhtiyar teyze dudaklarını tatsız bir mevzuya değinmiş gibi büzdü. “Babamın vaziyetini anlatmamışlar anneme… Anlatamamışlar ki… Cayar diye çekinmişler… Anacım da tabii babamı ilk defa görünce… E kötü olmuş kızım biraz; korkmuş.”

Genç kız dayanamadı, sordu:

“Neyi vardı babanızım teyzecim? Çok özel değilse…”

İhtiyar teyze elini ağır ağır kaldırdı, avcunu yüzünün bir yanına kapattı:

“Kızım; böyle yüzünün bu tarafı fenaydı babamın. Yanmış. Biz alıştıydık da, ilk kez görenler bi fena olurdu. Ciğer gibiydi kızım… Kötüydü. Ne etsin garip. Ta çocuktan kalma iz… Harpten kalma. Cihan Harbinden. (Eliyle pencereden dışarıyı gösterdi.) He işte burada, Haydarpaşa’da olmuş.

“İnebolu’nun her köyünden her mahallesinden otuz beş kırk genci toplayıp götürmüşler o vakit. Babamın yaşı on beş; ama kalıplı, dalyan gibi delikanlıymış. Boşuna mı dedim eli ağır diye… ‘Yaşın gelmiş, demişler, bakıp etmeden kızım alıp götürmüşler. Ciciannem anlatamamış, demiş ‘Bu herif çocuk!’ Yok. Nafile… Dinlerler mi? Harp bu. Nakliye sınıfına vermişler. Mavnalarda başlamış. Te işte burada kızım (İhtiyar teyze gene Haydarpaşa Garı’nı işaret etti). Mühimmat gelirmiş. Alamanya’dan. Buradan indirip mavnalardan trenlere yüklerlermiş. Eylül ayı dediydi. Bi akşamüstü. Gar ana baba günüymüş. Askerler, sandık sandık cephaneler… Vagonlar yüklenecek oradan trenle cepheye… Filistin’e diye anlatırdı babam. Derdi: ‘Tam koca bi sandığı kaldırdık kızım, bi ucunda ben öbür ucunda İnebolulu, garın içinde muazzam bi parlama gözümü aldı. Ne olduğunu anlamadan peşinden BUUM! Cehennem gibi bi rüzgâr, beni aldı, mavnanın üstünden havalara kaldırdı denize çaldı.

“Babam mavnacı; mavnacı ama yüzme bilmez… “

Barlas’ın rakamlarla arası iyiydi. Bildi: İhtiyar teyzenin bahsettiği hadisenin tarihi, ta 1917’ydi.

On beş yaşında Osmanlı’ya asker olmuş İbrahim suyun altında can havliyle çırpınıyordu. Patlamanın dehşetiyle yön duyusunu yitirmişti; kulakları alabildiğine çınlıyor, gözlerinin önünde şimşekler çakıyordu. Büyük bir gayretle suyun üzerine çıkabildi. Daha aldığı ilk nefesle ciğerleri yandı. Denizin üzerini yoğun bir duman ve toz kaplamıştı; etrafa savrulmuş tahta parçaları cayır cayır yüzüyordu. Manzara korkunçtu: Kapkara bir duman gar binasının ön cephesinde bulabildiği her delikten püskürüyordu; geride, peronların olduğu kısmın tepesinde kopkoyu dev bir bulut göğü kaplamıştı. İbrahim’in yaşamak içgüdüsüyle salladığı acemi kulaçlar birbirine dolaşıyor, fayda etmiyordu. Üzerinden savrulduğu mavna çok değil yedi sekiz metre ötede kendi halinde yüzüyordu; ona bir ulaşabilse… Ne ki üniformasının ağırlığı İbrahim’i inatla dibe çekiyordu. Kocaman elleri denize tutunmaya yetmiyordu. Tüm çabalarına karşın batmaya başladı. Suyun altına doğru sürüklenirken kulaklarını dolduran çınlamanın derinliklerinde canhıraş bir feryat işitti: ‘İBRAHİİİİM!’ İnebolulunun sesini tanıdı.

Tekrar suyun üzerine çıkmayı başardığında yuttuğu suyun haddi hesabı yoktu. Gırtlağında tuzlu bir mazot tadı vardı. Öğürüyor, öksürüyor, kesik kesik soluyor… Boğuluyordu İbrahim. Kendi canını kurtarmak için çırpınırken peronlarda bekleyen vagonların içinde göz göre göre yanmakta olan askerlerin çığlıkları; şangır şungur inen camların, vitrayların, kopan bina parçalarının yankıları kapkara sis perdesinin ötesinde birbirine karışıyordu. ‘İBRAHİM! YARD…’ İneboluluyu gördü: Sadece beş altı kulaç uzağındaydı. Onu dibe çeken bir şeyle âdeta boğuşuyordu. ‘İBRAHİM! AYAK… AYAKLAR…’  İki asker arkadaş… Neredeyse dip dibeydiler; yan yana ölüme gidiyorlardı. Çaresizlik içinde batıp çıkarlarken ilkinden çok daha kuvvetli çok daha yıkıcı bir patlama âdeta tüm semayı salladı. Tahta parçaları, taşlar, cam kırıkları mermi gibi vızır vızır üzerlerine yağıyordu.

İhtiyar teyze “Hatta kızım babamın burasında böyle kırmızı bi çizgi vardı; elif gibi. Parmak kadar bi çivi ta buradan girip saplanmış.” diyerek kendi el bileğinde babasının yara izini tarif etti.

Peronlardaki o ikinci patlamayla birlikte denizin üzerine âdeta gece çökmüştü. İbrahim bir kez daha batıp çıktığında yanı başında yüzen kocaman bir sandık kapağı fark etti; üzerinden tıslayarak bir duman tütüyordu. Kenarı kömürleşmiş o tahta parçasına sımsıkı yapıştı. Gözleriyle etrafı taradı; İnebolulu gitmişti. Az ötede yoğun toz ve duman bulutunun içinde ağır ağır kendi etrafında dönmekte olan mavnanın silueti görünüyordu. Yüzükoyun üzerine yattığı sandık kapağının kaldırıcı gücünden aldığı moralle vücuduna son bir kez can geldi; ayaklarını olanca çırpmaya başladı. Bileğinden oluk gibi akan kanın ayırdında bile değildi. Hayaleti andıran mavnanın sancak tarafını kerteriz almış, bacaklarını suya vura vura gıdım gıdım ilerlerken peronlardaki yangın da vagondan vagona sıçrayarak büyüyor, peş peşe küçüklü büyüklü infilaklar duyuluyordu ‘Allahümme!..’ ‘lâ tektülnâ bi gadabike’ İbrahim’in solukları dua mırıltılarına karışıyordu. Haydarpaşa Garı’nın güney cephesinin iki yanından sipsivri yükselen ahşap kule külahlarından biri büyük bir gümbürtüyle çöktü. İbrahim başını bir an için kaldırdığında ön cephenin barok süslemeli alınlığındaki Arap rakamlı çatı saatini belli belirsiz gördü; dört buçuğu biraz geçiyordu. ‘bi azâbike!..’ Ha gayret İbrahim! Ayaklarını daha hızlı; daha hızlı çırptı. ‘ve âfinâ!..’ Fakat yanmakta olan bir ahşabın anbean kuvvetlenen çatırtılarını duyunca… Ümidini bağladığı mavnanın üzerinde ansızın pat! pat! pat! pat! beliren bir gölgenin duman perdesini yırtarak başındaki fes dâhil tüm üniforması alevlerle kaplı bir halde teknenin pruvasından kendini denize fırlattığını görünce… İşte; işte o an suyun üzerine çıkmış ölü bir balık gibi kalakaldı. Durumun vahameti İbrahim’in kalan son enerjisini de bir deriyi yüzermişçesine vücudundan sıyırıp attı. Aç alevler İbrahim’in dehşetle büyüyen gözleri önünde tüm mavnayı yutuverdi. İbrahim sadece kaderine teslim olmuş bakışlarla ‘kable zâlik’ diye fısıldayabildi.

“BUUM!” yaptı ihtiyar teyze, “Tekne kızım; paramparça olmuş! Artıh barut mu yakıt mı ne yüklüyse… Cehennem! İşte o zaman kavrulmuş kızım; yüzünün bu tarafı ciğer gibiydi babamın…”

İbrahim’in genç bedeni ağır ağır denizin dibine inerken gözleri hâlâ açıktı; bakışları boştu. Ellerini yüreğinin üstünde kaskatı birleştirmiş, parmaklarıyla göğsünün üzerinde taşıdığı babasının emaneti olan aile yadigârı Kur’an-ı Kerim’i kavramıştı. Daha bıyığı terlememiş çocuksu yüzündeki derin yanığın ıstırabına, çırpınırken ciğerlerine olanca dolan suya kayıtsızdı. Yukarıda, denizin üzerini kaplayan alevlerin her harlamasında daha da belirgin hâle gelen ve İbrahim ile aynı kaderi paylaşarak çırpına çırpına boğulmakta olan askerlere kayıtsızdı… Zihninin gitgide kararan bir köşesinde kelime-i şehadet getirirken bir başka köşesinde de anası Rabia’nın gece gündüz oğluna ve cephedeki tüm Osmanlı askerlerine gönderdiği duaları işitiyordu.

“Sonra kızım bir el, yakasından tuttuğu gibi çekiyor babamı. Çekiyor, denizin içinden, alevlerin arasından alıyor; bir sandalın içine yatırıyor. Babam yarı ölü yarı diri… Bakıyor, masmavi gözlü, dalga dalga kızıl saçlı, gürbüz mü gürbüz kızıl bıyıklı kızıl sakallı, beyazlar içinde dev gibi kocaman bir adam… Gerisini hatırlamıyor babam. Hastanede açmış gözlerini. Yüzü gözü sargılı… Sormuş, ne kimin getirdiğini hatırlayan var ne de hangi vakit geldiğini. ‘Allah gönderdi,’ derdi o adamı babam. Hızır mıydı acep, diye düşünürdük… İneboluluyu da sormuş. Ne bilen var ne duyan. Hastane yaralı kaynıyor tabii. Görmemiş bi daha. En son işte o suda çırpınırken gördüğü… “

Barlas ve genç kız pür dikkat ihtiyar teyzeyi dinliyorlardı. Barlas birkaç kez dönüp pencereden Haydarpaşa Tren Garı’na bakmış, ihtiyar teyzenin babası İbrahim’i delikanlı hâliyle gözünün önünde canlandırmıştı. Hayalinde onu denize uçurmuş, tren garını yakmış, İneboluluyu da boğmuştu…

“Babam terhis olup da, harpten sonra memlekete dönünce anası; ciciannem, limandaymış. Babamı karşısında görünce… Tabii oğlunun yüzü perişan, yaraları daha hâlâ tam iyileşmemiş… Ana yüreği kızım. Ne ah demiş ne vah demiş! Giden gençlerin çoğu dönmemiş zati. Kavuşmuşlar ya! Kucaklamış babamı! O şükürle babamı bebeler gibi almış kucağına. Öylece koşturuyor… Babam diyormuş ‘Ana indir! İndir beni!’ Ciciannemin ardında dedem: ‘Rabia indir şunu! Koca herif!’ O heyecanla o sevinçle demek… “

İhtiyar teyze kih kih kih gülerken, genç kız da ona katıldı; birlikte güldüler.

“Gel gör ki kızım… Gel gör ki, bi vakit sonra inzibatlar gene çıkagelmişler. Asker lazım. Cepheye gidecek. Cicannem demiş, ne diyorsunuz siz? Demişler ‘Yaşı geldi,’ ‘Yapmamış askerliğini.’ E(!) kayıt kuyut yok doğru dürüst. Ciciannem demiş ‘Hele şunun suratına bakın, askerde kavruldu bu!’ ‘Eli ayağı tutar ana!’ demişler; ‘Hem izbandut gibi! Uğraştırma; daha öbür köylere de gidecez. Hem bu sefer ki başka.’ Sen gel, babamı tekrar al götür. İstiklal harbi… Sırtında torbası, paşa paşa gitmiş. Bu sefer doğuya. O gitmiş, peşinden Yunan torpidoları gelmiş, İnebolu’yu bombalamışlar. Mekteplisiniz siz bilirsiniz; İnebolu’dan gidermiş hep mermiler, toplar tüfekler… Ne yolu diyorlar ona?”

Barlas, hemen ‘İstiklal Yolu!’ diye atıldı.

“Heh! Yaşa evladım. İstiklal yolu. İşte ciciannem bile taşımış. Yürümüş o yolu. Hatta anamı orada görmüş ilk. Upuzun kağnı kafilesinin içinde… Bakmış, gencecik pıtı pıtı bi kız; kağnının yanında elinde üvendiresi bi deri bi kemik öküzü dürte dürte yürüyor; yanında bi de çırpı delikanlı –dayım. Ciciannem demiş, adın ne kızım; Safiye. Hangi köylüsün? Güde. Beğenmiş zahir. Kanları da ısınmış. Ana-kız gibi birlikte yürümüşler Kastamonu’ya kadar.

“Sonra harp bitince de kızım, işte dediydim ya, ciciannem annemi Güde’den Evrenye’ye gelin almış.

“Ama fazla durmamışlar Evrenye’de. Köylü bi sabah kalkmış; ne babam İbrahim ne annem Safiye… Yoklar! Evin kapı da ardına kadar açık. Hemen dedeme haber ediyorlar. Dedem hiç şaşırmıyor. Giriyor içeri. Eşyaların çoğunun yerinde yeller esiyor. Diyorlar, ‘Hırsız olmasın Mahmut emmi?’ Kendileri de inanmıyor ya… Dedem diyor, ‘Yok!’ Masanın üzerindekini görünce anlıyor tabii meseleyi. ‘Aklınca bana senin gibi babam yok demeye getiriyor deyyus!’ diye kızıyor; anlattılardı. Masanın üzerinden alıyor, elinde sallaya sallaya ‘Ulan deyyus!’ diyor, ‘Benim de senin gibi oğlum yok bundan böyle!’ “

İhtiyar teyze pardösüsünün içinden bir şey çıkartacakmış gibi üst düğmelerini tek tek açmaya koyuldu. “Du bakim şurada olacaktı…” Düğmeler açıldıkça teyzenin süründüğü gül suyu kolonyasının terle karışık kokusunu aldı Barlas. İhtiyar teyze bir yandan anlatıyordu:

 “Mevzu da kızım, dedemden yediği dayak babamın. Kahvehane yüzünden; bekârlar kahvesine gitti diye sırf babam.”

Öğleüstüydü. İbrahim, Sadık, Hüseyin, İsmail kahvenin çardağı altında oturuyorlardı. Cilasız ahşap bir masanın etrafında, hepsinin ağzında birer kalıp sigarası, bir yandan tüttürüyorlar bir yandan ballandıra ballandıra sırayla anlatıyorlardı. İsmail hariç: Topaldı İsmail; çürüğe çıkmıştı; biraz da meczuptu. Sadık, Eskişehir’i, İnönü muharebesini anlattı. Hüseyin, İstanbul’dan gelen ‘möhimmattı’ azgın denizin ortasındaki gemiye yanaşıp bir gecede nasıl mavnalarla aldıklarını, oradan karaya indirdiklerini… İbrahim, Haydarpaşa tren garındaki yangında nasıl denize uçtuğunu, sularla boğuşmasını, yüzünün nasıl yandığını, sonra tam öldüm derken Hızır Aleyhisselam olduğu pek muhtemel mavi gözlü kızıl saçlı sakallı dev bir adamın yoktan ortaya çıkıp suyun ta dibinden İbrahim’i nasıl çekip kurtardığını… Ve tabii Kazım Karabekir Paşa’yla karşılaşmasını… Evet! İbrahim, Karabekir Paşa ile de karşılaşmıştı. Çok övünürdü bununla. Topal İsmail’e döndü, Bir gün teftiş vardı, diye anlatmaya başladı. Karabekir Paşa koğuşa dalmış; yakasında yıldızları, hilalli başlığı, yeşil tuniğinin sardığı iri gövdesi, o anlamalı gözleri, gür bıyığı, belinde tabanca(…) tüm heybetiyle dimdik durmuş, baştan aşağı her yeri bir süzmüş. Bakmış pırıl pırıl, tertemiz; yataklar düzenli nizamlı… Sormuş, kim mesul bu koğuştan; demişler İbrahim Çavuş. İbrahim bir adım öne çıkmış, tak(!) vurmuş topuğunu. Paşa elini kaldırmış böyle, İbrahim’in yüzünün ciğer gibi kavruk yanını şefkatle sıcacık okşamış. İbrahim anlatırken sesi titriyordu; eliyle kendi yüzünü aynı Karabekir Paşa okşuyormuş gibi okşadı. ‘Sonra’ dedi, ‘Karabekir Paşa bana…’ Daha lafını bitiremeden İbrahim’in ensesinde okkalı bir tokat patladı: ŞRAK! Sen misin bekârlar kahvesine giden! Kim? İbrahim’in babası Mahmut! Gözlerinden ateş fışkırıyordu; bir yandan vuruyor bir yandan sayıyor: Nikâhlı adam; ne işin var bu kahvede! Senin kahven yok mu! Gülenler, ‘Aman yapma Mahmut emmi!’ diyenler… Evire çevire kahvenin ortasında, arkadaşlarının içinde, eşek sudan gelinceye kadar…

“…dövmüş dedem babamı kızım. Elinden zor almışlar. Babam da hazmedememiş. Bi vakit içine atmış; ama babamın damarına bi kere bastı mıydın… (İhtiyar teyze başıyla «mümkünatı yok!» anlamına gelen bir hareket yaptı.) Annem istememiş tabii kızım; diklenmiş: ‘Ben Rabia anamı bırakıp da bi yere gitmem!’ Ama bakmış babam ciddi: ‘Ben gidiyorum Safiye! İster burada kalırsın ister benle İstanbul’a gelirsin. Ben babamla aynı köyde kalmam artıh!’ diyor; çaresiz kimsecikleri uyandırmadan toparlanmaya başlamış. Artıh bir mi iki mi, üç mü dört mü kaç sandığa ne sığdırabildilerse. Geride öteberi bişiler kalmış; işte bi de masanın üzerine babam bilhassa ta cihan harbinden beri muhafaza ettiği bu aile yadigârını bırakmış. Babasının ona ‘Atrıh bunu sen taşıyacaksın İbrahim!’ diye verdiği aile yadigârını. Sonra da kızım kimseciklere gözükmeden kıyıda bekleyen uyduruk bi takaya atlamışlar. Daha güneş bile doğmadan pat pat pat pat… Doğru İstanbul! Küçükpazar… “

İhtiyar teyzenin elinde pardösüsünün içinden çıkardığı, bir deri parçasına sımsıkı sarılı bir şey vardı.  “Bu işte.” dedi. Okkalı ahşap bastonunu bankın arkalığına astı. Sonra iki eliyle, kat kat derinin sarımlarını itinayla açmaya başladı. Acıklı acıklı tebessüm ediyordu:

“Çocuk gibi hep dargın kaldılar. Babamın inadı inattır. Dedem de az nobran değildi; aksiydi. Arada dayım, alır annemle beni motorla götürürdü köye. Ciciannemi dedemi anca öyle görürdüm. Annem hasretine dayanamazdı ciciannemin. Öz anası gibi… Çok sevişirlerdi. O cephane taşıdıkları İstiklal Yolu’nda kaderleri bağlanmış bi kere kızım. Ciciannem severdi beni. Dedem de severdi. Sorardı; İstanbul’u anlatırdım. Ama babamın adını ağzımıza alamazdık yanında… Bi kerecik olsun görüşmediler. Hep gücenik kaldılar. Babamla barışamadan da hakkın rahmetine kavuştu dedem. Bi bayram; namazını kılmış, kurbanını kesmiş. Elini yüzünü yıkamış, terini silmiş. Sonra küt! Oracıkta yığılıp kalmış. Gözleri açık; elleri yüreğinin üzerinde üst üste… Hemen yüzüne su serpmişler, kollarını iki yana almışlar, apar topar yeleğinin düğmelerini açmışlar; açmalarıyla birlikte yeleğin içinden yanı başına bu düşmüş kızım.“

İhtiyar teyze özenle sarılı olduğu deri parçasının içinden yaşı çok eskilere gittiği aşikâr bir Kur’an-ı Kerim çıkardı.  “Abdestliyim kızım,” dedi, “aldıydım evden çıkarken.”

Barlas, farkında olmadan kamburunu çıkarmış, bir eliyle çenesindeki sakalı ovuyor, derin bir ilgi ve merakla ihtiyar teyzenin avuçlarında yatan kitabı inceliyordu: Solgun, toprak rengi bir kapağı vardı Kur’an-ı Kerim’in. Bir ceketin iç cebine sığabilecek ebatlardaydı. Sayfaların kenarı kararmıştı, köşeleri sivri değil, yuvarlatılmıştı. İnsanda kutsal bir kitaptan ziyade kişiliği olan hakiki bir varlık hissiyatı uyandırıyordu.

“Kızım bu, babama ta dedesinden kalmış… Benim dedemin babasından yani. Ta 93 Harbi’nden getirmiş dedemin babası.”

Barlas gözlerini fal taşı gibi açtı; tutamadı kendini: “Teyzecim 93 Harbi dediğinin 1877-78! Bu Kur’an en az yüz yirmi beş yıllık mı o zaman?”

“Ya,” diye başıyla onayladı ihtiyar teyze. Kur’an-ı Kerim’in kapağını araladı, “Hatta evladım o kadarla kalsa,” deyip orta yerinde rasgele bir yer açtı, el yazması sayfaları tek tek çevirmeye başladı.

Barlas, büyülenmiş gibi bakıyordu. İçinden tekrar tekrar, “Yüz yirmi beş sene! Yüz yirmi beş!” diye hayret ediyordu, “Belki de çok daha eski?” Barlas’ın gözleri bir buçuk asır evvel meçhul bir hattatın is mürekkebine batırdığı şak edilmiş kalemin ucundaki noktayla başlayıp, eğilip bükülen Arap harflerindeki estetik ve anlamın dansına dönüşmüş ilahi kelamların arasında hayranlıkla dolaşıyordu. Süslemeleri, altın yaldızları… Bu nasıl bir çilenin ürünüydü böyle?!

“Heh! Burada!” dedi ihtiyar teyze; şehadet parmağıyla sayfaların birleşim çizgisindeki kara bir lekeyi işaret etti; “Arka sayfalarda da var kızım ama en okunaklısı bu…” Genç kız daha yakından bakmak için eğildikçe eğildi; ama kara bir lekeden başka şey göremedi. “Dikkatli bak kızım; bak tam burada…” Genç kız ses etmeyince ihtiyar teyze Barlas’a döndü: “Arapça Allah yazıyor çocuğum.” dedi. “Ben ufakken bu kadar kara değildi; hâlâ az biraz kırmızıydı.” Sonra baktı ne Barlas ne de genç kız ses etmiyor, şaşırmış bir yüzle “Kan lekesidir bu! 93 Harbi’nden kalma kan lekesi! Bu Kur’an-ı Kerim’i babamın dedesine, Ali Sadık’a veren neferin kanı.”

Barlas, aharlı kâğıdın bir mürekkebi emer gibi emdiği kanın geride bıraktığı kapkara leke içinde ‘Allah’ yazısını görmeye çalışırken can kulağıyla ihtiyar teyzeyi dinliyordu…

Mehmetçikler kâh sırtüstü kâh yüzüstü düşüyordu. Kimisi hemen oracıkta şehit oluyor, kimisi dik yamaçtan aşağı bir miktar yuvarlanıp kaldığı yerde can çekişiyordu. Mermi ve şarapnel yağmurunun mahşere çevirdiği, hilal ve haçın kıyasıya çarpıştığı o cengin içinde koşturan Ali Sadık nerede patladığını bilmediği bir top mermisinin gümbürtüsüyle kendini yere fırlattı; bir miktar süründükten sonra cansız bir bedenin dibinde gövdesini toprağa yapıştırıp siper aldı. Kesik kesik soluyordu; yorgunluktan tükenen bacakları kütük gibiydi. Yattığı yerden göz ucuyla te aşağıdaki köye kadar uzanan yemyeşil çam ormanlarını görebiliyordu. Topun tüfeğin her patlamasıyla ormanın içinden küme küme kuş sürüleri havalanıyor sonra alçalıp dalların arasında gözden kayboluyorlardı. Çok değil birkaç saat evvel o kuşların cıvıltıları altında, Ağustos’un kavurucu sıcağını perdeleyen ağaçların gölgesinde, tabaklanmamış deri ayakkabılarının, botlarının ezdiği kozalakların ve kurumuş çekirgelerin çatır çuturları içinde yürüyorlardı. Ormanın içinden döne dolana yükselen o dik yamacı üçüncü kez tırmanışıydı Ali Sadık’ın. Yoksa dört müydü? Belki de beş? Hatırlamıyordu… Kupkuru damağında hâlâ manda yoğurdunun tadı vardı. Elini su matarasına atacak olduysa da elmacık kemiğinden küt diye seken boş bir mermi kovanının yakıcı sıcaklığı Ali Sadık’ı âdeta silkeledi.  Beline sarılı kırmızı kuşağının içine elini daldırıp bir tane fişek çıkardı. Dudaklarında Bismillah, elindeki mermiyi tek atımlık Peabody-Martini tüfeğine takır-tukur sürerken zihnin en sırlı köşesinde Süleyman Paşa’ya veryansın ediyordu. Tüfekleri daha iyiydi, topları daha güçlüydü, daha kalabalıktılar ama neticede her taarruzda sapır sapır ölüyorlardı işte; tepelerindeki Rus, Bulgar dize gelmiyordu. Üstlüne üstlük Süleyman Paşa düşmanın en kuvvetli olduğu noktaya hücum emri vermişti: Ruslar, Osmanlı’dan ele geçirdikleri bir Krupp sahra topunu yamaçtaki kayalık bir rampaya yerleştirmişler; o tabyadan aşağıya, akın akın tırmanan Mehmetçiğe ölüm kusuyorlardı. Tamam, biliyordu; canları pahasına burunlarının dibindeki şu geçidi, Şıpka Geçidi’ni Ruslardan geri almalıydılar yoksa Allah muhafaza gâvurun önü açılacak, Balkan dağlarındaki bu sırt hattından ta Edirne’ye belki de oradan ta başkente, İstanbul’a kadar yürüyeceklerdi. Hem şehadet şerbetini içmekten daha mukaddes ne vardı ki? Lakin gene de tuhaf bir sezgiyle bir yerlerde bir yanlış olduğu fikrini kafasından atamıyordu Ali Sadık. İki kulaç dibine cılız bir mermi çekirdeği çarpıp bir avuç toprağı hafifçe havalandırdı. Ali Sadık kafasını kaldırıp çarçabuk indirdi. Kartal Yuvası dedikleri kayalıkların üstünde Berdan-II’sinin kurma koluyla cebelleşen bir piyadeyi belledi. Tüfeğinin namlusunu kendine siper ettiği, ana rahmindeki bir bebek gibi yatan şehidin omzuna dayadı; askerin üzerinden ter, toz toprak ve kan kokusunun birbirine karıştığı ağır bir buhar tütüyordu; zavallının yusyuvarlak gözleriyse hâlâ açıktı. Ali Sadık’ın şehadet parmağı tetiğin üzerinde ağırlaşırken hedefindeki lacivert tunikli piyade de bir dizini yere koymuş, başka bir Mehmetçiğe ateş etmek üzereydi. “Hani Plevne’ye gidiyorduk? Hani Gazi Osman Paşa’ya takviye yapacaktık biz?” Ali Sadık’ın tüfeği patladı. Tekrar toprağa yapıştı Ali Sadık; kuşağının içindeki kesede bir başka fişek daha aradığı sırada, yüz elli metre kadar yukarıdaki kayaların üzerinden döne dolana delik bir kep yuvarlanıyordu. Ali Sadık başını kaldırıp tekrar baktığında gördüğüne inanamadı: Az evvel kafasından vurduğu askerin cesedini, biri cesedin ayaklarından öbürü koltukaltından kavradığı halde yerden kaldıran iki piyade, cesedi Kartal Yuvası’ndan dosdoğru Mehmetçiğin üzerine savurdular. Peşinden Şıpka Geçidi’nden aşağı sağlı sollu irili ufaklı kayalar, kalaslar, sahra toplarının tahta tekerleri artık ellerine ne geçmişse Mehmetçiğin üzerine yağdırmaya başladılar. Ali Sadık ilkin ne olduğunu kavrayamadı. Sonra tüfek topların, feryatların, süngülerin birbirine karıştığı cenk uğultusu içinde birinin “Möhimmatları bittiiii!” diye haykırdığını duyunca ayaklandı; en kuvvetlisinden ‘Allah! Allah!’ nidalarıyla o da diğerleri gibi yamacın zirvesine koşuya kalktı. Yirmi metre gitmemişti ki her sekişinde daha da yükseğe zıplayarak üzerine yuvarlanmakta olan bir fıçıdan eğilerek kendini kurtardı. Fakat solundaki Mehmetçik o kadar şanslı değildi. Birkaç adım sonra vınlayarak gelen irice bir kaya parçası genç askerin fesini bir mukavvayı ezer gibi ezip katırt diye ürkünç bir sesle çocuğun başını gerisin geriye büktü, kafasını paramparça etti; oracıkta kalakaldı oğlan. Ali Sadık koşar adım yamacı tırmanıyordu; az ötede kayalara yatırdığı bir Mehmetçiğin iman tahtasına kamasını sokmak üzere olan bir gâvur gördü; durmaksızın tüfeğini doğrulttu, yedi sekiz adım kala gâvuru böğründen vurdu. Şimdi bir başka askerle omuz omuza ilerliyorlardı, yanyana haykırdıkları ‘Allah! Allah!’lar vahşi bir harmoni içindeydi. Yamacın gitgide daha da dikleştiği bir anda Ali Sadık üzerlerine doğru kolları bacakları bir kukla gibi oradan oraya savrularak düşmekte olan dev bir karartı fark etti. Daha ne olduğunu anlamadan hem kendisi hem de hemen yanındaki asker o darbeyle devrildiler, yamaçtan aşağı yuvarlanmaya başladılar. Bi müddet sonra durduğunda Ali Sadık’ın burnu dayanılmaz bir sızı içindeydi. Kırılmış olsa gerekti. Gözlerini araladığında onunla birlikte yuvarlanmış olan diğer Mehmetçiği gördü, çoktan dizlerinin ve ellerinin üstüne kalkmış birkaç adım ötesindeki tüfeğine doğru mantık dışı bir serinkanlılıkla emekliyordu; kafasından oluk oluk kan akmaktaydı. İkisinin arasındaysa yerde yüzükoyun yatan, elleri gövdesinin altında kaybolmuş beyaz tunikli dev gibi bir Rus askeri vardı. Beyaz kasketi hâlâ kafasından düşmemişti. Subay olmalıydı. Çizmeleri upuzun ve kocamandı. Gâvurun cephanesi bitince, bu subayın koca cesedini kayaların tepesinden gülle niyetine üzerlerine fırlatmışlardı besbelli. Ali Sadık dikkatli bakınca subayın apoletlerinde olması gerektiği gibi bölüğünün numarasının yazmadığını fark etti.

Dizlerinin üstüne kalktı. Bir eliyle zonklayan burnunu tutarken gözleriyle de tüfeğini aramaya koyuldu. Tepeden fırlattıkları kayalar, tekerler sağlı sollu geçip gidiyordu. Birlikte yuvarlandıkları diğer Mehmetçik o hengâmenin içinde yalpalayarak ayağa kalktı; sarhoş gibi salınıyordu. Elindeki tüfeği kaldırdı, savaş baltasını sallayan bir vahşi gibi var gücüyle ‘Ya Allah!’ diye haykırarak yamacın zirvesine doğru hareketlendiği sırada Ali Sadık yerde yüzükoyun yatan ölü subayın bir anda hortlamış gibi sırt üstü dönmesini, elindeki Smith & Wesson’u ateşlemesini sadece seyredebildi. Kurşunu göğsüne yiyen Mehmetçiğin ilkin tüfeği düştü elinden. Peşinden, bedeni öne doğru tıpkı nakavt olmaya devrilen bir boksör gibi yavaşça süzülürken, Ali Sadık da burnunun sızısını unutup bir ok gibi yattığı yerden fırlamış, sırtüstü yatan subaya doğru koşuyordu. Mehmetçiğin cansız bedeni toprağa çarptığında Ali Sadık’ın savurduğu tekme de subayın elindeki tabancayla buluşmuştu. Ali Sadık metrelerce öteye fırlayan tabancaya doğru atılmak istediyse de subay öbür eliyle uzanıp Ali Sadık’ı şalvarından yakaladı, Ali Sadık olduğu yere kapaklandı. Süratle kıvrılıp dev adamın üzerine atladı, gırtlağına yapıştı. Adam kocaman güçlü elleriyle Ali Sadık’ın adamın kalın boynunu saran ölüm kapanını açmaya çabalıyor, hırıldıyordu. Dört bir yanda silahlar patlıyor, yaralananlar devriliyor, cesetler yuvarlanıyor, gencecik askerler birbirlerini deşip, birbirlerinin boğazlarını kesiyordu ama Ali Sadık farkında bile değildi. Göğüs kafesine oturduğu subayın gırtlağını sıktıkça subayın anbean daha da pörtleyen masmavi gözleri Ali Sadık’ın gözlerindeydi. Ali Sadık hiç bu kadar karanlık derinliği olan bir mavilik, böyle tılsımlı gözler görmemişti. Adamın bakırdan bir iplikle dikilmiş gibi dalga dalga saçları, kaba sakalı gür bıyığı tuhaf bir parlaklıkta kızıldı. Kırk yaşında bir adam maskesi takmış gibi gözüküyordu ama tıraş etsen besbelli Ali Sadık’tan daha gençti. Ürperti, hayatta kalama arzusu, öc gibi karma karışık duygularla adamın gırtlağını sıktıkça sıkıyor lakin adamın o iç burkan hırıltıları bitmek bilmiyordu; ölmüyordu bir türlü! Ali Sadık’ın yorulan parmakları gevşemeye başlamıştı; gözleriyle çevresini tarayıp bu işi kolay yoldan halledebilecek bir şey aradı: Bir bıçak, bir taş, en olmadı… Derken o acıklı hırıltıların “Eşedü…” gibi bir sese çok benzediğini fark etti. Tüyleri ürperdi. Parmaklarını birazcık gevşetince ıslak ve hırıltılı bir tonla subayın kelime-i şehadet getirdiğine tanıklık etti. «Nasıl olur?» Ali Sadık ellerini iki yana açarak “Tamam!” “Sakin ol!” anlamında bir işaret yapınca subay da başıyla kaderine boyun eğmiş gibi bir karşılık verdi. Tir tir ellerini göğsüne koydu, Ali Sadık’ın anlamadığı bir dilde, belki Rusça belki Bulgarca, bir şeyler söylemek istedi fakat öksürükleri mani oluyordu. Tuniğinin tek sıra düğmelerinin en tepedekini açmaya çabaladı ama beceremedi. Ali Sadık garip bir sezgiyle adamın o titreyen kürek gibi ellerini tuttu, soğuk değil bilakis ateş gibiydiler, iki yana yavaşça koydu. Sonra teker teker üniformanın iri düğmelerini açarken subayın mide kısmında kalan yerin kıpkırmızı kana bulandığını fark etti, hemen adamın üzerinden kalktı. Subay kocaman elini tuniğinin altına soktu; Ali Sadık her ihtimale karşı tetikteydi; tuniğin altından bir Kur’an-ı Kerim çıkarttı subay. Tereddüt etmeden dosdoğru Ali Sadık’a uzattı; kenarlarından şıp şıp kan damlıyordu… Ali Sadık bir Kur’an-Kerim’e bir de subayın masmavi gözlerine baktı; midesinden oluk oluk akan kana bakılırsa ölüm pek yakındaydı subay için lakin o masmavi gözlerde endişenin, korkunun, kederin izi yoktu; bilakis insana rahatsızlık veren kayıtsız bir ışıltıyla parıldıyordu. Kıpkızıl gürbüz sakalıyla bıyığının çevrelediği çatlamış dudakları dingin bir çizgiden ibaretti. Subay, Kur’an-ı Kerim’i uzatmakta olduğu eliyle ‘Al artık!’ anlamına gelen bir hareket yaptı. Aldı Ali Sadık. Sessizce kuşağının altına sokuşturdu. Şıpka Geçidi’ne doğru kafasını kaldırdığında Osmanlı sancağının zirvenin neredeyse dibinde, sendeleyerek ayakta durmaya çalışan bir Mehmetçiğin elinde dalgalandığını gördü. Ayğa kalktı. Ayakları dibinde ruhunu teslim etmek üzere olan bir dev gibi yatan subaya kısa bir bakış attı: Hırıltıları azalmıştı, solukları derin ve seyrekti. Ali Sadık ne bir şey dedi, ne bir işaret yaptı; sırtını döndü, subayı öylece bırakıp cenge… Yo.. Hayır; yapamadı. Gerisin geriye döndü. Dosdoğru, subayın tabancasıyla vurup öldürdüğü Mehmetçiğin yerde yüzükoyun yatan cesedine gitti. Cesedi buz soğuğu ellerinden tutarak sürükleye sürükleye can çekişen subayın yanına, yamacın yüksek tarafına boylu boyunca yatırdı.  Cesedi, akıl sır erdiremediği bu düşman askerine etten bir siper yapar gibi yanlamasına konumlandırırken subayın masmavi gözlerini üzerinde hissediyordu. Kavurucu Ağustos güneşinin üzerine vurduğu subayın Smith & Wesson’u ileride çimenlerin içinden Ali Sadık’ın gözünü aldı. Biraz sonra Ali Sadık, elinde tabancasıyla Şıpka Geçidi’ne doğru tam bir imanla tırmanıyordu:

‘Allah! Allah! Allah! Allah!…’

Ne var ki düşmanın herşey bitti dediği bir anda Tirnovo’dan yetişen takviye birliklerin desteği ile Mehmetçik bir kez daha püskürtüldü. Süleyman Paşa geri çekilin emri verdi; 1150 metre küsür rakımlı geçidin tepesinden bakanlar, kafalarında kırmızı fesleri, lacivert şalvar ver tunikleriyle, belinde kırmızı kuşaklarıyla kaçışan Osmanlı askerlerini zafer naraları atarak izliyorlardı. Canını kurtarmak, hele hele esir düşmemek için yamacın yeşilliklerinden aşağı düşe kalka canhıraş koşturan Ali Sadık tüm tehlikeye karşın bi ara durdu. Az evvel üzerinden atladığı ceset… O cesedi tanımıştı. Gerisin geriye dönüp hemen baktı. Evet, o Mehmetçiğin cesediydi; siper ettiği Mehmetçiğin; kuşağının içinde varlığını duyumsadığı Kur’an-ı Kerim’i ona veren subaya siper ettiği Mehmetçiğin cesedi. Aynı o yerleştirdiği vaziyette, bıraktığı o aynı yerde yatıyordu. Ama subay… Subay orada yoktu.

Gitmişti…

İhtiyar teyze’nin parmakları Kur’an-ı Kerim’in solgun kapağı üzerinde gezinirken teyzenin yüzünde hürmet dolu sıcacık bir gülümseme vardı: “İşte kızım, ta o zamandan kalma… Aile yadigârı… Manevi kıymeti çok büyük… Dili olsa kim bilir neler anlatır: 93 Harbi, babamın babasıyla Balkan Harbi, babamla cihan harbi, istiklal harbi…  Cenkler, boğuşmalar, Haydarpaşa Garı’ndaki yangın, babamla dedemin inatlaşmaları… Babamdan gene dedeme geri gidişi, sonra dedemden cicianneme gelişi… Dedem kızım, dedem rahmetli olunca babam ciciannemi köyde bırakmadı. Zaten başta anacım istediydi. Hemen Evrenye’den İstanbul’a; Küçükpazar’a aldık ciciannemi. Dediydim ya, giriş katında ufak bir oda vardıydı, ona verdik. Lakin gel zaman git zaman ciciannem kötüleşti kızım. Artıh dedemin üzüntüsünden mi başka bişiden mi… Bilemedik. Ne hekimin ilacı ne hocanın duası fayda ettiydi. Gitgide az konuşur oldu; mahzunlaştı. Bazı bazı yüksek ateşi çıkıyor, ağrılı çıbanlar oluyordu. Öyle zamanlarda anam ciciannemin sedirinin yanına oturur Kur’an okurdu durmadan, ha işte bu Kur’an’ı; ondan okusun isterdi hep ciciannem. ‘Bunda bi hikmet var,’ derdi.

“Bi sabah kızım, Fatih’e çıkacam, Hatice Hanım vardı; ona dantel mi işlediydim neydi, geçmiş zaman. Baktım annem, yüzü kül gibi; ‘Anne?’ dedim, ‘Sende bişi var. Ne oldu?’ Usulca, ciciannemin odasının kapısını örttü. Beni kenara çekti. Dedi, ‘Kızım ben bi rüya gördüm.’ E? ‘Hayra alamet değil kızım.’ Sustu… Anne dedim ne gördün? Anlattı: ‘Kızım’ dedi, ‘Evdeyim; bu evde. Böyle gaipten gelir gibi tekinsiz bi uğultu var evin içinde. Ben de korka korka burda, sofada yürüyorum; ciciannenin odasının önüne gelince duruyorum. İteliyorum kapıyı.’ Sustu… ‘Anne anlatsana?’ dedim. ‘Ciciannen kızım… Rabia Anam…’ dedi yutkundu; ‘Boylu boyunca; yüzükoyun sedirin dibinde yatıyor. Elinin altında Kur’an. Öbür yanında yerde bastonu…’ Sustu… Sonra, ‘Tam ciciannenin yanına çömeliyorum kızım, arkamdan bir gölge geçiyor; ürperiyorum Azrail gibi bir karartı. Sonra kan ter içinde uyandım kızım,’ dedi. ‘Babana da anlattım…’ Babam ne dedi peki? ‘O Allah’ın bileceği iş Safiye Hanım!’ demiş, çıkmış.

‘Anne,’ dedim, ‘Bu Şeytan işi rüya besbelli. Ciciannem çok atlattı böyle.’ ‘Yok kızım!’ dedi, ‘Bu sefer başka, ateşi düşmedi bu sefer; çıbanları çok arttı… Bu sefer başka kızım.’ Annemi hiç böyle görmediydim; annem kaya gibi kadındı. Teskin etmek istedim ama ‘Bu sefer başka,’ dedi gene. Dudaklarını ağzının içine çekti, başını salladı. Sonra koynundan bi para çıkarıp uzattı. Artıh kaç para hatırlamıyorum. Islak ıslak burnunu çekti. ‘Kızım!’ dedi, ‘Ciciannen geçen yatıyor, ona Kur’an okuyorum, böyle gözleri tavanda dolanıyor, durup dururken dedi ki, Safiye şu kaymaklı baklava ne lezzetliydi ne güzeldi. Nereden aklına geldi de canı çekti… İşte alamet kızım! Alamet… Diyorum ki, şu Karaköy’deki tatlıcıdan tadımlık alıversen?’ ‘Anne,’ dedim, ‘bak bu şeytani bi rüya, açılacak ciciannem, içini ferah tut.’ Ama nafile. Sesi sertleşti: ‘Sen dediğimi yap kız!’ Dedim ‘Anne tamam Hatice Hanım’dan gelirken…’  ama annem ‘Yok! Hemen gider alırsın. Fatih’e sonra çıkarsın. Hatice patlamadı ya!’ diye kestirip attı.

Ne etcen… Sabah sabah yollandım Karaköy’e. Bi vakit evvel Güllü diye bir tatlıcı açıldıydı; Anteplilermiş. Bulamadım; dediler taşındı onlar; Havyar Han sokak. Aradım. Baktım bir vitrinde tepsi tepsi baklavalar duruyor. Girdim içeri. Beyaz önlüklü benim gibi gençten biri tezgâhın üstündeki tahta bi kutuya baklava diziyordu; fötr şapkalı bi bey de ahu vah ede ede hararetli hararetli bişiler anlatıyordu. Beni fark etmediler. Baklavaları dizen, ‘Yapma ya bey baba?’ deyince, e kızım merak ettim, kulak kabarttıydım. Fötr şapkalı bey: ‘Öyle çocuğum. Öyle.’ dedi, ‘Sabaha karşı.’ dedi; sabaha karşı bitirmişler işini. Üçayaklı sehpayı gündüzden koyunca tabii millet anlamış, ertesi gece infaz olacak. Karanlık basınca, Eminönü Meydanı’nda başlamışlar birikmeye. E ilk gelen en önden görecek ya! Fötr şapkalı olanı kızım hatta ‘Ben de merak ettim. Hiç idam görmemiştim. Gittim.’ dediydi; Sonra elini böyle savurduydu da, ‘Görmez olaydım!’ dedi peşinden. Aklımda nasıl yer etmiş kızım bak… Sabaha karşı dört buçukta külüstür bir mahpushane arabasıyla getirmişler. İndirmişler arabadan. Alkışlayanlar, yuhalayanlar olmuş. Daha iyi görmek için arkada itişenler… Gariban zor yürüyormuş. Koltuk altlarından kavrayıp sehpanın altına sürüklemişler. Birisi ‘ÇIK!’ diye bağırmış, bi deri bi kemikmiş ama tabureye çıkarken gene de gacır gucur etmiş tabure. İşte baş cellat, yanında yamağı… İmam telkinler veriyormuş… Boynuna ilmiği geçirince gariban başlamış ağlamaya. Ama asmayın, etmeyin diye değil, kendi hâlinde uslu uslu ağlıyormuş. Fötr şapkalı bey, ‘Yahu birader, oğlanın yeşil gözlerinden nasıl sessiz sessiz yaşlar akıyordu; baksan daha ufacık çocuk; yalan değil neredeyse alıp evlat gibi bağrıma basasım geldi.’ dediydi de içim cız ettiydi. Sonra cellat tekmeyi savurmuş tabureye.“

İhtiyar teyzenin gözleri ağır ağır iskeleye yanaşan vapura kaydı. Bekleme salonunun camları hafif hafif zangırdıyordu.

“Yalan değil kızım; sırf meraktan… Meraktan yayan dönmeye karar verdiydim. Yoksa Yağkapanı’ndan sandalla Yağcılar İskelesi’ne geçecektim, Küçükpazar’a çabuk olur. Velhasıl köprüden tın tın yürüyorum, Eski Galata Köprüsü, gözüm de Eminönü Meydanı’nda; baktım ufak bi kalabalık; gelen geçen duruyor, bakıp bakıp gidiyor… Doğruymuş, hâlâ indirmemişler ipten. İbret-i âlem için. Köprüyü geçince gittim baktım bende; bi yandan korkuyordum ama tuhaftır kızım, mıktanıs gibi beni kendine çekti sanki. Benim yaşlarda bi hanım vardı, yanında durdum baktım… Seneler sonra rahmetli Menderes’in sallandığı fotoğrafı görünce gastede aynı öyle kötü olmuştum… Gariban… Saçlarını kazımışlar. Elleri arkadan bağlı… Boynu kırılmış, böyle omzuna yatmış. Yemyeşil gözleri pörtlemiş, yüzü, dili şişmiş… Üstünde bembeyaz mintanı; mintanın çok af edersin önünde sapsarı bi leke. Yaftası da boynunda kocaman… Yanımdaki hanıma sordum, ‘Çocuk bu ayol, yazık ne etmiş ki,’ diye. Demez mi, iki tane küçücük sübyanın ırzına geçmiş! Üçüncüye de yapacakmış da bi fenalık edemeden kömürlükte yakalamış polis. İçime bi korku düştü kızım; elimdeki ufak baklava kutusuna baktım; ciciannem aklıma geldi; annemin dedikleri aklıma geldi… Sonra kızım, ok gibi fırladım! Eve!.. Ama nasıl koşuyorum! Bi o ara sokağa dalıyorum bi bu ara sokağa… Tükânlar sağlı sollu akıyor. Sütçüsü, kolacısı… Sepetçiler… Nabzım güm güm güm şakaklarımda… Bakırcıların dan dun çekiç sesleri ardımda kaldı… Bi yandan da okuyorum içimden; yüreğime şüphe düştü bi kere! Nefes nefeseyim; kahvehanede nargile tüttürenlerin dumanıyla öksüre öksüre koşarken o telaşla kızım bi delikanlıya da omuz atmışım; çocuğun elindeki Olimpos gazozu düştü, tuzla buz oldu. Arkdamdan ‘Abla! Bu ne acele!’ diye laf attıydı; dönüp bakmadan tombik oynayan carcar çocukların arasına daldım. Nihayet Saatçi Sadi Sokak’a döndüğümde BUMMM! Gene patlattılar dinamiti. Arkalarda bi yerde bi bina zelzele vurmuş gibi yıkılırken o gümbürtüyle daracık sokağın tepesine gerili çamaşır ipi koptu, durmadım; üzerime bayrak gibi süzülen esvapların altından geçtim. Kapının eşiğinde benim ufak kız; kilim atmışlar yere, evcilik oynuyorlar. ‘Çekil kız!’ dedim, soluklanmadan daldım içeri. ‘Anne!’ ‘Anne!’ diye seslendim hemen. Cevap yok! Tek ses ta en üst kattaki babamın radyosunun o son ses cızırtısı; boğuk boğuk yıkılıyor evin içi! Ayakkabılarımı fırlattım; ‘Anne!’ Annee! Geldim ben. Baklavayı getirdim.’ Cevap yok! Yüreğim kulaklarımda çarpıyor; sanki göğsümden fırlayacak! Dışarısı günlük güneşlik olduğundan sofanın karanlığına gözüm alışamadıydı; ciciannemin odasına açılan kapının altından çizgi gibi böyle incecik bi ışık sızıyor, tek aydınlık o! Kapının kolunu el yordamı buldum kızım. Buz gibiydi… İndirdim. İteledim kapıyı. Küt diye bi şeye çarptı. “

İhtiyar Teyze derin bi sükûta gömüldü… Gözleri daldı. Bi müddet sonra dudakları titredi:

“Yerde yatıyordu kızım. Boylu boyunca… Yüzükoyun.” Oturmakta olduğu bankın arkalığına takılı kalın bastonu işaret etti başıyla: “Yerde, yanı başında na işte bu baston… Sağ elinin altında da Kur’an-ı Kerim;  na o da işte bu Kur’an’ı Kerim… Aynı rüyadaki gibi…”

Barlas, yanında oturan genç kızın içini çektiğini fark etti. Bir boncuk yaş kızın yanaklarından çenesine doğru aktı… Paslı, kısık mı kısık bir sesle sordu kız:

“Ciccianneniz?”

İhtiyar teyze başını genç kıza çevirdi, gözlerinin içine bi müddet baktıktan sonra:

“Annem… Annem kızım!” diyebildi. Başını acı acı saladı.

“Ciciannemin sediri dibinde öyle boylu boyunca kilimin üzerinde yatıyordu… Ciciannem de hemen tepesinde, sedirinde doğrulmuş; avuçlarını açmış, gözleri yumuk, mırıl mırıl okuyor. Dizlerimin bağı çözüldü kızım; çözülmek de ne yığıldım anamın yanına! Elimle başını okşuyorum; ne ağlayabiliyorum, ne bişi diyebiliyorum. Kulağımda ciciannemin duası, o uğursuz bangır bangır radyonun cızırtısı en üst kattaki… Annemin başını okşarken kızım, arkamdan bişi geçiverdi, odanın kapsının önünden; ensemde bi ürperme oldu; göz ucuyla gördüm, kara bir şeydi; rap rap rap sofadan geçtiğini, sonra eşikten atlayıp sokağa çıktığını duydum. Arap sandım ilkin. Bizim hınzır kedi… Sonra baktım, ciciannemin sedirinin altında fosforlu iki göz. Arap! Kapağı kırılmış kutudan döşemeye saçılan baklavaları şapır şupur götürüyor.”

İhtiyar teyze, hüznün gölge ettiği bir tatlılıkla gülümsüyordu… Gözleri buğuluydu. Hem genç kız hem de ihtiyar teyze, elleriyle gözlerindeki nemi sildiler.

İskele’ye yanaşan Beşiktaş vapuru çoktan boşalmıştı. Barlas’ın üzerine kapıları son anda kapatan şerefsiz(!) çımacı ağzında sakızıyla çıkagelmiş; bekleme salonunun kapılarını açmıştı. Çeşit çeşit insan vapura doğru aka dursun, bastonlu ihtiyar teyze aile yadigârı, ta 93 Harbi’nden kalma o neredeyse bir buçuk asırlık el yazması Kur’an-ı Kerim’i tekrar ait olduğu dana derisine sarıp pardösüsünün içine sokmuş, bastonuna dayanarak ayaklanmıştı. “Ondan işte kızım.” dedi o tesirli berrak sesiyle. “Ondan işte ben rüyalardan korkarım. Görmem de zati. İyi ki de görmem. Görüyorsam da iyi ki de hatırlamıyorum.” Sonra, bir iki adım atıp durdu. «Kih! Kih! Kih!» güle güle başını salladı, genç kıza ve Barlas’a dönerek: “Ciciannem kızım… Hiç sormuyorsun! Ciciannem… Ciciannem de açıldı sonra. Ne ateş kaldı ne çıbanlar; turp gibi oldu. Onunla daha çooook baklavalar yedik birlikte.”

Lafını «Kih! Kih! Kih!» bir kahkahaya tamamladı. Genç kız da cana yakın bir gülümsemeyle ihtiyar teyzeye katıldı; oturduğu yerden ayaklandı, şevkle ihtiyar teyzenin koluna girdi. Kızın elinde “nezih” logolu poşeti, poşetin içinde ‘Rüya Tabirleri’ kitabı… İhtiyar teyzeyle kolkola vapura doğru yürüdüler.

Yarım saat evvel isekeledeki aynı banka denk gelmiş iki yabancıyken, şimdi âdeta nineyle-torun gibiydiler. Barlas, elinde defteri, Diferansiyel Denklemler kitabı, acelesiz adımlarla dalgın dalgın arkalarından yürüyordu. Zihninde, ihtiyar teyzenin yaşam kesitlerinden kırpılmış detaylar tüm çağrışımlarıyla birlikte rastgele birbirine eklenmiş; âdeta bir film şeridi gibi akıyordu: İnebolulu, deniz, mavi, kömür, mavna, halat, baston, hat, Kur’an, barut, fişek, tüfek, çizme, gar, fes, gülsuyu, eşarp, başvekil, soba, ciğer, yanık, möhimmat, subay, leke, kan, vagon, bum(!), İstiklal yolu, kasket, sahra topu, üvendire, nargile, sakal, kızıl, bıyık, bakır, sandal, Hızır, ahşap, dev, sokak, ev…

“AY! AY! AY!”  Ortalık genç bir kadının ciyak ciyak feryadıyla yırtıldı! Aynı anda:

“AMAN TEYZECİM!” diye eyvahlanan bir başkası…
Kalabalığın yüreği ağzına gelmişti ki çok şükür…
ÇOK ŞÜKÜR!

Barlas da görmüştü; gözlerinin önünde olmuştu çünkü… Nasıl olduysa ihtiyar teyze vapura binerken, bastonunu iskeleyle vapur arasındaki açıklığa denk getirmiş ve bir anda genç kızın kolundan kurtulup o boşluğa doğru gitmişti… Neuzibillah!.. Çok ŞÜKÜR; kalabalığın içinden cevvalce uzanan kuvvetli bir kol çıktı da son anda ihtiyar teyzenin beline dolanıp onu gerisin geriye çekti, bir felakete mani oldu. İhtiyar teyze Hızır gibi yetişen kurtarıcısının -dev gibi bir adamdı- sırtını okşadı. Yetmedi; yukarı uzanıp o gürbüz ve pırıl pırıl kızıl sakalını sıvazladı. Adam elindeki gazeteyi -ki Cumhuriyet’ti- beyaz kasketine vurarak sessizce teyzenin minnetine karşılık verdi. İhtiyar teyze bırakmadı; adamın kocaman elini sımsıkı kavradı. O tesirli berrak sesiyle: “Allah senden razı olsun!” dedi, “Benim mavi gözlü evladım…”

Burak Özdoğan
17 Nisan 2003, Ziverbey/İstanbul –  6 Ocak 2016, Karlín/Prag

Reklamlar
Öykü, Orta Boylu içinde yayınlandı | 5 Yorum

Pavla

Zeki Dilimiki. Otuz sekiz yaşında. Penceresiz, gri badanalı dört duvar bir odanın neon mavi loş ışığında sevişiyor. Huzur dolu. Dingin. Ama tutkusuz değil. Kolları arasında sarışın, uzun saçlı, çırılçıplak bir kadın. Avrupalı bir kadın. Gemiler yüzdürecek engin suların olmadığı bu yassı Avrupa ülkesinin yeşil düzlüklerinde bir deniz feneri gibi ışıldıyor kadının gözleri. Masmaviler… Masmavi! İncecik geniş dudaklarında da muzip, çocuksu bir gülücük var kadının… Yunus balığı gülüşü! Vücut? Balıketinde. Esrik bir parfüm kokusu kadının dokusuna işlemiş. Teni yumuşacık, pürüzsüz, kaygan, bembeyaz… Bembeyaz! Zeki Dilimiki kadının ılık, pamuk gibi tenini koklaya koklaya öpüyor. Öpüyor, emiyor, acıtmadan ısırıyor. “Bebeğim.” diyor; “Aşkım!” “Canım Pavla’m!”  Pavla kadının adı. Pavla… O kırık İngilizcesi de olmasa hiç anlaşamayacaklardı Zeki Dilimiki’yle. Pavla’nın anadilinde bir “Merhaba!”yı biliyor Zeki; bir “Bira!” istemeyi, bir de teşekkür etmeyi. Ha bir de az evvel öğrendiği:

“Seni seviyorum sevgilim!”

Minicik oluyor maviş gözleri Pavla’nın; tebessüm edince gözleri kaybolan kadınlardan Pavla. Yanaklarında çiçek çiçek gamzeler. Kirpikleri kıpır kıpır… Gene söylüyor Zeki Dilimiki: “Seni seviyorum sevgilim!” Söylemesiyle Pavla’nın dudaklarını kendi dudaklarında buluveriyor. Şap diye! Şaşırıyor! Çok şaşırıyor! Çünkü… Ne “çünkü”sü(!); düşünebilmek, konuşabilmek mümkün mü! Birbirlerinin ağızları içinde birbirlerinin dilleri cilveleşiyor şimdi. Pavla’nın dil hızması Zeki’nin inci dişlerini çıt çıt çıt yokluyor. Sigara isinin acımtırak tadı Zeki’yi zerre rahatsız etmiyor, bilakis tatlı geliyor bile!

Pavla Zeki’nin kulaklarında. Pavla Zeki’nin çenesinde, âdemelmasında. Pavla Zeki’nin omzunda; meme ucunda. Kasıklarında… Bir dakika… Üç dakika…

Beş dakika!..

Evet; Pavla’nın anadili zor; çok zor. Ama şehvetin dili evrensel. İnliyor Pavla. Nasıl da inliyor! Ne kadar güzel inliyor! Zeki Dilimiki’nin ölçüp biçerek tuttuğu hınzırca tempo ‘sahiden’ de uyarıcı olmalı: Gıdım gıdım; gidiyor geliyor Zeki Dilimiki. Nazik nazik. Yelkovan yavaşlığında. Gidiyor geliyor, gidiyor geliyor… Yatak odasını buram buram kaplayan vıcık ve iç gıcıklayan o kadınca kokuyu ciğerlerine çeke çeke… Zaten yarı sarhoştu, şimdi başka başka sarhoşlukların da tesirinde. Ellerinde: Pavla’nın ayakları. Ovuyor onları. (Bir kadına verilebilecek en güzel hediyelerden biri de masaj değil midir?) Ovuyor; Pavla’nın minicik ayak parmaklarını teker teker tutup çekiyor, çıt çıt çıt… öpüyor, emiyor, ısırıyor… Bir yandan da gidip geliyor… Daha neler neler! Neler neler!


Hiçbiri…
…Hiçbiri!
Ya? Hiçbiri… Bunların hiçbiri Zeki Dilimiki’nin karısına yapabildiği şeyler değil. Ne Zeki’nin karısına yapabildiği ne de karısının ona yaptırtmak istediği…

Pavla kıvrak bir manevrayla ayaklarını çekip Zeki Dilimiki’nin ellerinden kurtardı. Kadının mavi gözlerinde, kelepçelendiği işkence tahtasından zincirlerini kopartıp kurtulmuş bir iktidarın ateşi parıldıyordu. Harıl harıl! Zevkten kudurmuş bir efendi gibiydi Pavla. “Yap artık!” dercesine çifteye benzeyen bir iteklemeyle Zeki’yi öteledi; yattığı yerde yarım bir burgu yaptı, dört ayaküstüne kalkıp sabırsızca kalçalarını döndü Zeki’ye. Bacaklarını aralarken uzun ince parmaklı, uzun tırnaklı eliyle de kendi kaba etini…

(Öykünün bu kısmı yazar tarafından sansürlenmiştir.)

Buruş buruş, beyaz bir çarşaf. Üzerinde sırtüstü, sere serpe, çırılçıplak bir kadın. Avrupalı bir kadın: Pavla… Sigara kokan uzun sarı saçları darmaduman edilmiş. Masmavi gözleri hafif kısık, bakışlar mahmur. Kolunu yumuşacık uzatmış, bebeksi başına yastık yapmış. Uslu uslu soluyor; memeleriyle ahenk içinde soluyor. Göbek çukurunda sanki iri bir inci tanesini eritmişler; yoğun, bembeyaz bir eriyik, çizgi halinde Pavla’nın buğulu teninden aşağı ağır ağır süzülüyor. Ağzı… Pavla’nın o tekrar tekrar öpülesi güleç ağzı… Hafifçe aralanmış; gizem dolu erotik bir dehliz. İçinde ölgün, yeşil ışıklı pıtıcık bir fener; bir ateşböceği! Hani Pavla’nın dil hızması vardı ya, toplu iğne başı kadarcık olan hızma, fosforluymuş demek ki. Ağzının içinde minicik parlıyor.

Zeki Dilimiki? Hemen Pavla’nın yanında. Hamur kıvamında külçe gibi yatmakta. Kollarını bacaklarını iki yana açmış… Gözlerini öylece tavana dikmiş. Yapabildiği tek şey: Solumak! Derin derin, kesik kesik solumak… Bitmiş! Bitmiş adam! Tüm gecenin şehvet yüklü ağırlığı altında pestili çıkmış neredeyse. Bir vakit geçiyor; sonra nedense birden bire, hani unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi irkiliyor. Ha gayret Zeki! Zeki Dilimiki yattığı yerden hafifçe döndü, dudaklarıyla uzandı: Pavla’nın terli alnına bir öpücük! Âdeti olduğundan değil, galiba hakikaten içinden geldiği için öptü ama. Sahiden öptü!

Soğuktu.

Şırıl şakır şırıl şukur… Duş kafasından boşalan dolambaçlı su ritmi bozuk bir nabız gibi akıyor. Bir tazyikli, bir tazyiksiz sonra biraz daha tazyiksiz. Zeki Dilimiki’nin elinde avuç dolusu şarap kırmızı sıvı sabun. Elmamsı bir kokusu var. Sabunu çıplak tüysüz vücudunda ovalana ovalana köpürtüyor: Kollarında, bacaklarında, kasıklarında, gövdesinde, boynunda, sırtında, sırtında… Sırtında. Sırt..?!! EYVAH! Bir telaş, parmak uçlarıyla (Hani ‘Belki bana öyle gelmiştir.’ gibisinden bir umudu var.) tekrar tekrar yokluyor sırtını. Yokluyor ama: I-I! Kalmış! İz kalmış! Sol omzunun hemen aşağısında. Tutuyor, daha iyi görebilmek için ıslak derisini yukarı geriyor: (Florosanın ölgün ışığında görebildiği kadarıyla) Dört tane bariz kırmızı çizgi. Dört tane! Birbirine paralel. Enine enine… Eyvah tabii; eyvah ya; eyvah ki ne eyvah! Hırsızın soyduğu kasada bıraktığı parmak izi neyse, bu dişil tırnak izleri de o!

Akşama kadar geçer mi acaba?

Hı? Geçmez değil mi? Yok anam geçmez… Geçmez bu… Geçecek gibi değil… Baksana nasıl da kabartmış!

Şır… Şır… Şır… Şimdi sular Zeki Dilimiki’nin kafasından aşağı daha bir başka şır şır akıyordu. Duş kabininin içinde kasvetli buhar bulutları dans ediyor; hayaletler, öcüler gibi; kabin camları boydan boya buğu yapmış… Artık kaç dakika taş kestiyse öyle?! Bir mi? Üç mü? Beş mi?… Ama atlattı; atlattı, o ilk şoku atlattı. Atlattıktan sonra da sırtında Pavla’nın açtığı tırnak izlerine şöyle inceden inceye tekrar baktı da bir… Vay be! Herhalde hiçbir kadın bu denli arzulamamıştır Zeki’yi. Baksana: Neredeyse kanatacak kadar! Kanatmak ne, az daha etini kopartacakmış! Gerçi… Gerçi bir keresinde Asuman da boynunu morartmıştı Zeki’nin; mosmor yapmıştı. … Yapmıştı değil mi? Yapmıştı ya… Ta fi tarihinde… Ta balayındalarken… Zeki Dilimiki’nin yüz çizgileri öylece donuverdi. İçinde bir öfke dalgası yükseliyordu. Yakıcı bir dalga. Bir vakit sadece kendi bildiği bir zamana gitti geldi. Derken patladı:

“Geçmezse geçmesin! Geçmesin ulan! Görsün şunu! Şu tırnak izlerini görsün de!..”

Hızlı hızlı gövdesini sabunlamaya başladı; bir yandan da kendi kendine hak verir gibi başını sallıyordu. Kaşları çatılmış, öfkeyle kasılan ağzı küçülmüş… Takılmış plak gibi kafasının içinde hep aynı şeyi tekrarlıyordu:

“Görsün! Görsün! Görsün tabii ya! Şu tırnak izlerini görsün de…”

Bunları, sırtına işlemiş o ihtiras dolu ‘kanıt’ı alıp Asuman’ın suratına çarpmak isteğiyle yanan bir sorgu yargıcının içsesiyle söylüyordu; tehditkârca; adaletin kılıcını kınında oynatan, kıyıcı bir kanun koruyucusununkine benzer bir içsesle. Öte yandan en vasat poker oyuncusu bile Zeki Dilimiki’nin meydan okuyan bu gözü pek çehresinin altında sakladığı ‘faka basmak’ endişesini kolayca fark edebilirdi.

Kurulandı. Yatağın kenarına oturdu. Şıp… Şıp… Şıp… Penceresi olmayan, gri badanalı yatak odasının neon mavi loşluğunda tek bir ses yankılanıyordu: Duş kafasından seramik yer karolarına damlayan suyun sesi. Zeki Dilimiki, ama hüzünlü ama huzurlu, çoraplarını giydi. Gömleğini ilikledi. Pantolonunu çekti. Ayakkabılarını bağlarken ıslak saçlarının arasında Pavla’nın parmakları geziniyordu.

Tek başına içeriye, -gene tıpkı yatak odası gibi- penceresi olmayan salona geçtiğinde müzik artık susmuştu. Işıkların tamamı yanıyordu. Tavanda hep asılı duran o sigara dumanından müteşekkil pis gri bulut büsbütün dağılmıştı. Zeki Dilimiki –hafiften yalpa mı vuruyordu?- gitti, bordo renkli köşe koltuğuna oturdu. Oturmak ne kelime, âdeta yığıldı. Kanındaki adrenalin artık neredeyse normal seviyelere düştüğünden onu gece boyunca ayık tutmuş uç duygular gidip yerini derin bir rehavete bırakmıştı. Uyku da iyiden iyiye bastırıyordu. Baktı, hemen önünde, cam sehpanın üzerinde bir bardak duruyor; iricene, ağır, kulplu, yüksek bir bardak. Dibinde az bir şey bira kalmış. Zeki Dilimiki’nin bardağı. Kafasına dikiverdi; o son yudumu da bir çırpıda yuvarladı. Sıcaktı… Bulaşık suyu gibi berbattı tadı. Arkasına yaslanırken koltuğun üzerindeki bir şey avucuna battı. Bir… Bir sigara paketi. Kapağı açılmış. İçinde bir tane bile kalmamış… Tanıdı: Pavla’nın sigara paketi bu! Yüreğine bir sıcaklık yürüdü. Keyifli keyifli güldü.

Boş sigara paketini aldı, burnuna götürdü.

Eğer Zeki Dilimiki’yi evvelden tanımış olsaydınız ve orada olup da ona baksaydınız tüm bitkinliğine karşın onu daha bir geniş omuzlu, daha bir dik duruşlu, sanki pazıları şişmiş, sankiboylanıp boslanmış, yeniden yapılanmış görürdünüz; yadırgardınız. (“Bu sahiden de bizim Zeki mi!? Narin, yumuşak başlı Zeki?”) Göğsünü kabartmış, bir mağrurlaşmış, hatta hafiften maçolaşmış… Koltuğa öyle bir kaykılmış ki ne gam ne kasavet var sanırsın! Bacak bacak üstünde. Dudağının kenarında “Dünyayı ben yarattım!” gibilerinden bir ima… Elinde Pavla’nın boş sigara paketi; parmakları arasında gayrı ihtiyari evirip çeviriyor; kristal bir küreye bakar gibi dalıp gitmiş pakete. Hayal âleminde Zeki: Bandı tekrar tekrar geri sarıp hep o aynı sahneleri, Pavla’yla öpüşme sahnelerini getiriyor gözlerinin önüne. O ne tutku dolu öpüşlerdi ama… O ne ateşli! Hı oğlum Zeki? Dudaklarıyla, diliyle, dişiyle öpmüştü Pavla. Islak ıslak… Vay be… Yahu!.. Yahu resmen öpmüştü kız Zeki’yi be! Res-men! İşte hâlâ büyüsündeydi bu öpüşmelerin Zeki Dilimiki. Hâlâ şaşkınlığı içindeydi. E şaşırıyordu tabii! Şaşırıyordu çünkü…

Çıt çıt çıt…

Yanı başında biten bir adam kol saatinin camına vuruyor: Çıt çıt çıt… Zeki Dilimiki’yi hoop iki kere ikinin dört ettiği dünyaya çekiveriyor. Uykudan uyanır gibi yarı baygın gözlerle baktı bir Zeki: Asık suratlı, hasta görünüşlü, kürdan gibi bir adamdı bu. Yağlı, tel tel saçları vardı. Leş gibi de ter kokuyordu. Kolundaki saatin kayış dikişleri atmıştı, lime lime ipler kıvrılıyordu.
Sahi, kaçtı saat?

Binadan çıktı. E ister istemez… Koyu, lacivert bir gökyüzü yerine günün ilk ışıklarıyla karşılaşınca hayret etti: “Vay be! Gündüzü etmişsin Zeki!” Serin, taptaze bir Nisan sabahı kokusu ciğerlerine doldu. Kulaklarında derin bir sessizlik uğuldamaya başladı. Ortalık ıssızdı. Karşılıklı asırlık taş binaların bitişik nizam uzayıp gittiği arka sokağa âdeta gece kuşlarının tortusu çökmüştü: Devrilmiş boş bira şişeleri, buruşturulup atılmış McDonald’s ambalaj kâğıtları, üzerine basılmış izmaritler, bir dükkân kepenginin dibinde kurumuş kahverengi bir kusmuk, tekmelenip savrulmuş yamuk yumuk bir enerji içeceği tenekesi… Az ötede turuncu tulum çekmiş bodur boylu, kara suratlı şişman bir çöpçü(muhtemelen Romandı) kesme taş döşeli sokağı süpüre süpüre yaklaşıyordu. Üşütücü bir ilkbahar rüzgârı esti, olduğu yerde dikilmekte olan Zeki Dilimiki’nin henüz kurumamış kumral saçlarını yaladı. Ürpertiyle titredi Zeki. Gözlerinin akına kan oturmuştu. Benzi solmuş, tıraşı gelmiş… Etrafına küçük küçük, kararsız bakıyordu. Bastığı yere çıpa atmış bir kayık gibi de tatlı tatlı sallanıyordu. Sorsanız “Yok!” derdi; ama bal gibi de sarhoştu biraz. Şöyle bir tarttı biçti; ha işte oteli şu taraftaydı. Sokağın sonuna yürüyecek, sola kıvrılıp heykellerin olduğu meydana gelecek; oradan da dosdoğru nehrin kıyısına. On, bilemedin on beş dakika… Saatine baktı: O-hooo, daha uçağın kalkmasına epey vardı. Giderdi oteline, bir saat yatar uyurdu, sonra güzel bir duş; kahvaltı, bavulunu aldığı gibi: “Taksi!” Dosdoğru havalimanına.


E?
Hani?
Hâlâ ne bekliyordu o halde? E hadi yürüsün gitsin di madem oteline? E hadi!
Yok!
Yoook…
Gidemezdi.
Gidemiyordu.

Zeki’nin aklı fikri Pavla’daydı çünkü. Yunus gülüşlü, mavi gözlü Pavla’sında. Hoş; kendi de bilmiyordu ya, son bir kez daha görünce ne olacaktı sanki? Ne diyecekti? Ne yapacaktı? Kuzu kuzu, cam giriş kapısının önünde öylece bekliyordu. Kristal kollu, tertemiz şık bir kapıydı bu. İçeride döne döne yer altına inen siyah ferforje bir merdiven seçilebiliyordu.

Turuncu üniformalı çöpçü… Bir elinde süpürgesi bir elinde faraşı ağır ağır, süpüre süpüre geldi; Zeki’yle en ufak ilgilenmeden alabildiğine iştahlı aç bakışlarla cam kapıdan içeriyi süze süze süze… Geçip gitti.
Kapının hemen üzerinde mat ışık veren, uzunca bir neon tüpün el yazısı biçiminde bükülüp şekillendirildiği yeşil bir lamba yanıyordu. Neden sonra pıt diye söndü bu lamba. Peşinden Pavla kapıda göründü. Sigarasını yakmıştı. Altına daracık bir blucin çekmişti. Üzerinde kırmızısı solmuş, polar kumaştan bir ceket vardı. Sırtında öğrenci işi bir sırt çantası. Ayağında eskimiş spor ayakkabılar… Gün ışığında bu haliyle bir kadından çok finaller için sabahlamış geçkin bir üniversiteliye benziyordu. Yanında biri daha vardı Pavla’nın. Ondan bir baş daha yüksek, manken gibi uzun bacaklı, incecik vücutlu bir kız; siyah saçları kalçalarına kadar iniyordu kızın. O da sigarasını yakmıştı. Omzunda Adidas logolu cart pembe bir spor çanta asılıydı. Zeki tanıdı bu kızı! Gece yarısına doğru Pavla’yla Zeki içkilerini tokuştura tokuştura kaynaşırlarken bu kız da yandaki masada kocaman dazlak kafalı, kulağı küpeli, üzerinde Manchester United forması olan göbekli bir adamla sarmaş dolaştı. Adamın kulağına eğilip eğilip bir şeyler fısıldıyordu, adam da gürültülü mest kahkahalar patlatıyor, keyiflendikçe keyifleniyordu. Sonra işte bu kız adamın elinden tutmuş, onu tıpış tıpış bir alt kata, ‘odaya’ indirmişti.

Pavla ürktü; geri çekilir gibi oldu. Birden bire kapının önünde Zeki’yle göz göze gelince… Üç adım ötesindeydi Zeki. Pavla’yı görünce kendine çekidüzen verir gibi doğrulmuştu. Kızın gözlerinin içine düşecek gibi hevesli hevesli bakıyordu: Hani bir gülücük, bir göz selamı, hatta belki bir iki kelimecik… Hı?.. Hı?.. Hayır! Nerede! Bilakis Pavla’nın o kısacık yabancılayan bakışlarında huzursuz bir soru işareti, bir güvensizlik okudu. Ne bir ışıltı, ne bir sıcaklık… Sadece makyajını silmemiş Pavla; belli… Zeki, Pavla’nın dikkatinin elinde sallanmakta olan cafcaflı alışveriş poşetine kaydığını fark edince tokat yemiş gibi oldu; tuhaf bir mahcubiyet dalgası yüzüne, ta kulaklarına yayıldı. Keşke arkasına saklasaydı. Rengârenk desenlerle bezeli, kurdeleli, kırmızı saplı minicik bir poşet tutuyordu Zeki. O şehrin yerlisiyseniz, hele hele de bir kadınsanız bu poşetin oraların en gözde parfümerisine ait olduğunu salisesinde anlardınız! Chanel Allure Sensuelle. Asuman’ın iş yemeklerinde süründüğü parfüm. Çok şıktır! O kadar güzel gider ki Asuman’ın buğday tenine… Zeki evvelki akşam yemekten sonra otelinden çıkmış, şıkır şıkır caddelerde başıboş dolanırken parfümeri vitrinini görünce… Dayanamaz Zeki. İsterse beş yüz Avro olsun! Asuman’a işte böyle minik sürprizler yapmaya bayılır! Üstelik Asuman’ın neleri sevdiğini, neyi nasıl giyindiğini de iyi bilir. Bir sürü koca bilmez bak! Mesela, Cumaları Christian Dior Jadore günüdür Asuman’ın. Pilatese giderken DKNY… Sonracığıma otuz altı beden giyinir. Sutyen numarası 75/B’dir. Ayakkabı? Otuz yedi, otuz sekiz… Kalıbına göre.

Bir an için Parfüm poşetini uzatıp Pavla’nın eline tutuşturmak, “Hediye!” deyip, ”Sana aldım!” deyip durumu kurtarmak bile geçti Zeki’nin kafasından. Nedendir bilinmez, o parfüm poşetiyle Pavla’ya görünmek dayanılmaz bir sıkıntı veriyordu Zeki’ye. Ayıbını örtemeyen bir adam gibi için için kıvranıyordu. Tabii bunların tamamı bir-iki saniye süren ‘an’lık hadiseler… Zeki Dilimiki’ye asır kadar uzun geldi. Pavla hiçbir şey yokmuş gibi yüzünü çevirdi. Yanındakiyle birlikte tin tin yürüyüp gittiler.
Uzaklaştılar.

Zeki Dilimiki arkalarından öylece baktı. Dudağı çarpılmış, yüzü ekşi…
Sonra bir daha baktı. Bir daha baktı. Bir daha… Sonra bir daha. Tiksindi! Evet! Zeki Dilimiki Pavla’dan, Pavla’sından tiksindi! Elinde değildi bu: Kızın o paytak paytak yürüyüşünden –çok affedersiniz; ama aynen bu ifadeyi kullanmıştı- bariz bir orospuluk akıyordu… Bundan kaçamıyordu Zeki. Böyle görünüyordu ona. Burkuldu. Safiyane bir mühendis içgüdüsüyle kızın o salınır adımlarına ‘mesleki deformasyon’ diyecek oldu; hani bu açıklamada bir teselli bulacakmış gibi… Kendi de güldü buna! Kızın poposuna bakıyordu, “Ne kadar da büyükmüş, şekilsizmiş?” diyordu; düşük omuzlarını inceliyordu, alabildiğine çirkin buluyordu. Hayır sırf Pavla mı? Pavla’nın yanında yürüyen şırfıntının –gene tam bu kelimeyi kullanmıştı!- taşıdığı o cart pembe çanta; onun pembesi bile midesini bulandırıyordu Zeki’nin.

Nasıl bir büyü bozumuyssa artık…

Zeki Dilimiki bu fotoğrafı çekmek istemedi; bu hisleri hatırlamamak, kendinden bile bir sır gibi saklamak istedi. Çünkü ne olursa olsun Pavla, seneler sonra Zeki’ye arzulanmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlatmıştı. Bir kadının üzerinde hak iddia edercesine pençelerini etine geçirmesinin baş döndürücü gururunu tattırmıştı. Pavla Zeki’nin Avrupalı sarışını, masmavi gözlü, yunus gülüşlü öpüşen orospusuydu. Onu doya doya, tutkuyla öpen orospusu… –ki iyi biliyordu Zeki, orospular öpüşmezdi, öpmezlerdi. … Yüzü bir tuhaf oldu Zeki’nin. Derinlere daldı. Ama o kadar derinlere daldı ki, iki hayat kadını, Pavla ve yanındaki, sönük sokak lambasının altından kıvrılıp köşeyi döndüler; ortadan kayboldular, onu dahi fark etmedi. Keşke… Keşke Asuman da ‘böyle’ öpseydi Zeki’yi. Hı? Ne olurdu ki? Sadece öptürmek yerine. Hem… Hem Asuman isteseydi, Pavla’dan bile daha güzel öpmesini bilirdi Zeki’yi! Yeter ki gene sevsindi…

Yürümek iyi geldi. Zeki açıldı biraz. Otelin yolunu uzatıp ana caddeye sapmıştı. Ağzı kupkuruydu. Parmakları da nedense şişmişti; alyansını zar zor takabildi. Bir taksi şoförü otomobilini işaret etti Zeki’ye; binmedi. Nehrin kıyısına doğru ağır adım alçalırken gözleriyle de sağlı sollu nöbetçi eczane var mı diye tarıyordu Zeki Dilimiki. Acaba ne sürmek lazımdı şimdi buna? –Sırtındaki tırnak izleri zonk zonk yanma yapmaya başlamıştı-. Bepanthen mi iyi gelir? Teramisin mi? Pes etmiş gibi ofladı.

Akşama kadar geçseydi bari ya…
Hı?
Geçmez miydi?
Geçmezdi değil mi?

Burak Özdoğan
30 Temmuz 2012, Prag

—————————————————————-

Sevgili Okurlara:
Belki ilginizi çekebileceğini düşünerek, Pavla öyküsünü kaleme aldığım değişik mekanlardaki çalışma masalarını fotoğraflayıp aşağıda sizlerle paylaşmak istedim:

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İstanbul, Selimpaşa’da, anne ve babamın evlerindeki yemek masasında
 
 
Prag’ta, Coffee Lovers, da bir Pazar öğleden sonra çalıştığım masa
 
 
 
Prague, Kavárna Slavia’da, bir Cuma gece yarısı tomurcuk çayı eşliğinde çalışırken (Peş peşe iki demliği bitirmiştim; zor uyudum o gece 🙂 )
 
Frankfurt, Bergerstrasse’de kaldığım minik dairede, bir Cumartesi akşamı çalışırken
 
 
 
Frankfurt, BergerStrasse’deki aynı dairedeki, çalışma masam
 
 
 
Frankfurt, Bergerstrasse’de, kaldığım minik dairenin yakınlarındaki bir kafenin masası
 
 
Öykü, Orta Boylu içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

ÖYLE BİR VAKİT Kİ… – Şiir

Hiç birisi ölsün istediniz mi siz?
Altın taslara kan tükürsün
Yanaklarından sarı sarı iltihap süzülsün
İstediniz mi?

Kirli kabuslar uykularını bölsün
Sabahın üç otuzunda yorganı, yastığı, anılar sinmiş çarşafı
Bağrına taht kurmuş bir karabasana dönüşsün?
Hı? İstediniz mi?

Her köşebaşını hançer gölgelerinin acaba’larıyla dönsün?
Gülümseyen bütün yüzlerde başka başka Brütüs’ler görsün! KORKSUN!
Avuçları vıcık vıcık ecel şerbeti terlesin ve
Bir tek Tanrı’ya sırt çevirebildiği o en savunmasız anda da!…

Siz hiç…
Adalet diye
Cinayet istediniz mi Tanrı’dan?
. . . Diyet diye öç?

İnanın . . .
Bir vakit ben de istememiştim

Burak Özdoğan
Prag, 20 Şubat 2011

Meraklısına:
Yukarıdaki metnin gövdesini bir Perşembe öğlesi, Prag’ın tarihi taş binalarıyla çevrili Cumhuriyet Meydanı’nın orta yerinde dakikalarca çakılı kaldığım bir vakit yazdım. Gri bir havaydı. Meydan kalabalıktı. MP3 çalarımda Gripin’in şu güzel şarkısı tekrar tekrar çalıyordu:

Sevdiyseniz bir kere de bunu dinleyerek okumayı deneyebilirsiniz.

Şiir içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

MEĞER Kİ – Şiir

Kanatlarını patır patır savuran
Sıcacık beyaz bir kumru bağrından düşmüş
Tek bir tüy tanesi…
Yapayalnız

Berrak maviliklerde hışır hışır yalpalayan
Gökkuşağı kuyruklu dörtgen uçurtmaya konmuş
Kırmızı benekli bir kelebek…
Korkark, ürkek, kaskatı!

Toprağın görünmez elleriyle salladığı
Göklerin bulut bulut dallarından dökülen
Ham bir yağmur damlası…
Öbürlerine yetişme gayreti içinde

Tekrar tekrar sökülüp takılan
Buz soğuğu tabancaya kilitlenmiş
Cezalı bir mermi…
Çürümeye yüz tutmuş, çoktan ümidi kesmiş horozdan!

Ya buram buram kibir sinmiş avuçlardan
Sivrilen parmakların kahkahalarla imlediği
Ütüsü bozuk kumaş pantolon?
Mahcup, utangaç; ha ağladı ha ağlayacak

Ah be arkadaş!
… Ah be arkadaş
… … Ne çok benziyormuşuz meğer birbirimize…

Burak Özdoğan
Prag, 28 Ocak 2011

Şiir içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Nah Senin Ulan!

Deri kokusu.

Islak deri kokusu.

Egemen’in iki parmak eldivenleri… Eskimo eldivenleri!

Soğuktan pancara dönmüş mini minnacık burnuna kapatmış ellerini , “Oooh bee!” mis gibi ıslak deri kokluyor Egemen.

Dedesi aldı ona bunları; hediye! Hamdi dedesi aldı. Kapalı Çarşı’da halı dükkânı var Hamdi dedesinin. Onun da ta karşısında derici Şakir amca. Şakir amcadan almış. Hâkîye çalıyor biraz; ama aslında gri renkli! Pütürlü pütürlü böyle; bak: Dilini değdiriyor Egemen: Tuzlu! Soğuk, ıslak; bi de pütürlü işte! İçi de sımsıcak yün! Elleri hiç üşümüyor! Zaten annesi tembihlemişti bahçeye salmadan: “Oğlum bana bak! Eldivenlerini çıkarmak yok! Donarsın bu karda kışta! Önünü de açma! Gene hasta olup uğraştırma beni!”

PAŞT!

Egemen ellerini bir telaş göğsüne koyunca gocuğundan ıslak bir “Pat!” sesi çıkıyor. Başını öne eğmek istiyor; ama annesinin boynuna sıkı sıkı sardığı atkı o kadar kalın ki bırak başını eğmeyi, çenesini zor oynatabiliyor Egemen. Yüzünü yamuk yumuk yapıp gözlerini aşağı kaydırıyor şöyle, şaşı beş gibi… Ama işte bak: Önü açılmamış ki! Fermuar tepeye kadar çekili, çıtçıtlar da kapalı.

İyi!

Hasta olmayacak Egemen!

Derin bir nefes alıyor; yanaklarını kocaman şişiriyor; bıkıp usanmış,  adetâ ‘çile bülbülüm çile’ pozlarında buğulu buğulu pofluyor. Gâyet abartılı. Hele bir de omuzlarını attırması var, sanırsın koca adam hergele! Eldivenlerini birbirine vuruyor; “Hadi bakalııım!” diyor. İncecik, çirkin bir sesi var Egemen’in. Aynı karga! “Haydi bakalım”mış… Nereden duymuş, kimden kapmışsa artık. Velet!..

Babasından mı?

Tabii yaaaa.. Doğru! Babası da böyle demez mi ki Egemen’in? Her sabah? Tıraş olma, kratavı bağlama, kahvaltıya oturma, gazeteler, tv’de haberler; en sona kalan katı yumurta, sonra da zengin kalkışı: “Haydi bakalıııım! İşe!”

“İşe!” diyor Egemen de. Önce sağ elini koyuyor, sonra sol; peşinden başlıyor iteklemeye: “Iııııh! Iııııh! Iııııh!”

Yok! Olmuyor!

“Iıııııııh! Iıııııııh!”

I-I! Egemen itiyor, çizmeleri vıjır vıjır patinaj yapıyor. Şu kadarcık yerden bitme boyu var; gırtlağından öyle hırıltılar yankılanıyor ki öküz böğürmesine taş çıkarır! Dudaklarını ağzının içine çekmiş; zorladıkça ısırıyor dudaklarını, zorladıkça ısırıyor. An meselesi; kanatacak! Egemen’in suratı kızardıkça kızarıyor: İt! İt! İiiiit!

Ama yok; nafile!

Olmuyor işte!

Olmuyor! Yerinden kımıldayacak gibi değil. Gülle gibi! Devâsa bir şey! Kendinden iki, hatta belki üç kat daha yüksek, üç kat daha geniş. Gıdım oynatamıyor artık.

Ne o Egemen? Pes mi ettin yoksa?

Egemen kollarını iki yana salmış; ölü balık gibi… Takati kalmamış. Soluklar soluk üstüne: Omuzları bir yukarı bir aşağı… Lacivert gocuğu balon gibi şişiyor, sönüyor, sişiyor sönüyor… Yünlü beresinden bir perçem fışkırmış; salkım şaçak, sapsarı; şıpır şıpır ter damlıyor. Egemen’in çocuk yüzünde kıvanç dolu gülümseyen bir yorgunluk. Kaldırmış başını, hayran hayran seyrediyor:

Of ya! Ne kadar büyük, ne kadar da kocaman öyle!

“Egemeeeen!”

Annesi. Yedinci katın penceresinden avaz avaz çağırıyor. Sesi erkek gibi, kalın mı kalın; sert, buyurgan mı buyugran:

“Öğlen yemeği! İçeri gel!”

Annesi, tereyağından kıl çeker gibi oyun dünyasından kopartıyor Egemen’i. Egemen tıpış tıpış evinin yolunu tutuyor. Okulları tatil ettiren kalın kar örtüsünün İstanbul’un tüm o çirkin köşeli seslerini yuttuğu beyaz sükûnetin içinde, Egemen’in çizmeleri altında ezilen yumuşacık zeminin kart kurt’ları işitiliyor yalnızca. Badi badi yürüyor Egemen; bir yandan da maviş gözleriyle apartmanın bodrum katına açılan o demir kapıyı yokluyor. Kiremit rengine boyalı soğuk bir kapı. Üzerinde kararmış bir anahtar deliği. Hemen yanındaki bir başka minik delikten incecik bir tel kıvrılıyor dışarı; ucuna tokmak niyetine ufak bir tahta tutturulmuş. Kapıcı dairesine açılıyor bu kapı. Murtaza’nın; kapıcı Murtaza’nın dairesine.

Korkar Egemen Murtaza’dan çok. Esasen bütün çocuklar korkar mahalledeki. Dev gibi cüsessi, pazulu kolları, çatık kalın kaşları, kara derisi, sigara içmekten cızırtılı radyo gibi çıkan pes sesi… Ama en çok da suratının bir yarısını kaplayan pütürlü pörtüklü yanık izi; en çok ondan korkarlar. Kâbus gibidir kapıcı Murtaza, aman vermez, merhamet etmez: Ne bahçede gürültü yaptırtır, ne ön tarafta top oynatır… Kaç defa toplarını patlattı maç yapanların, çakısıyla hiç acımadan kaç tane topu ortadan kart diye yardı! Egemen’e de bir kere çiçeklere bastı diye çok kızdı! Sevmiyor Egemen Murtaza’yı! Zaten Egemen’in annesi de sevmiyormuş; “Şu Kürtleri de hiç sevmiyorum!” diyor, “Her yer Kürt!” (Sahi, niye sevmiyor ki Kürtleri Egemen’in annesi? Murtaza’yı sevmediği için mi ki?)

A? Hayırdır? Ne oldu Egemen?

Egemen ansızın tornistan yaptı. Şimdi canhıraş gerisin geriye, tekrar arka bahçeye koşuyor. E? Annesi yemeğe bekliyordu ama? Egemen annen bekliyor, köftelerin soğuyor!

Egemen’in içine kurt düştü bir kere: “Ya bozarsa! Ya benim topumu da kırarsa!”

Koş bakalım küçük Eskimo!

Koş!

Üç kişiler. Üç çocuk: Birinin üzerinde rengi iyice koyulmuş pembe yün kazak. Öbüründe yazdan kalma deri ceket(bitpazarından); kar kış vız gelir(!); dört mevsim caka satacak ya! Diğerinde de bodur boyuna iki beden büyük gibi duran emanet bir pardösü; çocuktan çok büyümüş de küçülmüş ‘baba’ya benziyor bu hâliyle! Üç kafadar yanyana dikilmişler, başlarını kaldırmışlar, şaşkın şaşkın o esrarengiz dev kartopuna bakıyorlar. Akılları almıyor. O kadar kocaman ki, üzerlerine yuvarlanacak olsa üçünü de pestil gibi ezip geçer. Neyin nesi kimin fesidir bu! Hayret içindeler!

Pembe kazaklı olanı “Lan oğlum! İtelim! Bizim oraya götürelim!” diyor. Pardösülü olan, hani şu bodur boylu, yangından mal kaçırırcasına “Hadi! Hadi! Hadi Beyler!” deyip kartopuna arkasını dönüyor, Dünya’yı omuzlamış Atlas misali pozisyon alıyor. Siyah deri ceketli olanınsa aklı başka şeye takılmış: “Kim yapmış ki lan bunu?”

“Ben yaptım!”

A! Bizim Egemen! Hiç bekler miydin ondan?

“Benim o!”

Esas adam gibi sahneye atılıyor. Aşağı mahalleli üç kafadaş, onlara dayılık taslarcasına heyheylenen küçük Egemen’i görünce gevrek gevrek basıyorlar kahkahayı!

“Ulan! Süt çocuğu! Sen kim bunu yapmak kim ulan!”

Bir film karesi gibi aynı: Kötü adamlar bir yanda, hakkını arayan iyi adam öbür yanda.

“Hakkını arayan,” diyorum çünkü hakikaten Egemen yaptı bu dev kartopunu; tek başına; gerçekten! İlkin köşedeki incir ağacına fırlatmak için –İskelete benziyordu çıplak ağaç.- iki avuç kar almıştı yerden. Ezdi büzü, sıvadı. Sonra tuhaf, baştan çıkarıcı bir önseziyle elindeki topağı ayaklarının dibine koydu, başladı yuvarlamaya. Yuvarladı, yuvarladı, yuvarladı, yuvarladı…  Durmaksızın yuvarladı. İstanbul’un beton yığını arasında sıkışmış Kelebek Apartmanı’nın karla kaplanmış otoparklı bahçesinde, gitgide ağırlaşarak büyüyen kar topağı önde, Egemen arkada boydan boya mekik üstüne mekik dokudular. Git gel, git gel… Beyaz küre gacır gucur büyüdükçe Egemen küçüldü;  küre ağırlaştıkça Egemen hantallaştı. Böyle böyle, bir iki saatin sonunda kartopu artık o kadar devleşti, Egemen de o kadar bitkinleşti ki, işte tam o üç açıkgözün şimdi Egemen’i kışkışladıkları yerde mütevazı bir abide gibi çakılıp kaldı.

“Bas git!”

Böyle diyordu pardösülü olan, “Bas git!” Tanımıyordu Egemen onu; ama gözü aşinaydı bir yerlerden bu çocuğa. Pembe kazaklı olanın adıysa Rahim’di. Deri ceketli olan da Kâmil abi! Mahallenin belalısı! Önüne gelene sataşır. Alay eder. Oyunları bozar. Kızlara sulanır! Kimse dövemiyor onu! Kara kuşağı var diyorlar. Bir kere Egemen’e de yumruk attı; karnına! Ağlamaklı eve koştu Egemen, akşam babasına şikâyet etti. Babası da Kâmil’in babasına söyledi (Kâmil’in babası köşedeki Mobil benzincisinde pompacı; oradan selamlaşıyorlar Egemen’in babasıyla). Kâmil abi ertesi gün fırçayı yemiş tabii babasından. Yemiş ama Egemen çok pişman oldu sonra. Şikâyet etti ya Kâmil abiyi, Kâmil abi onu dövecek diye o gün bugündür ödü patlıyordu, çekiniyordu sokağa çıkmaya.

Ama şimdi durum başkaydı; kartopu’nu kimselere kaptırmaya niyeti yoktu Egemen’in! Ne pahasına olursa olsun!

“Benim dedim!”

“Bas git ulan! Bebe!”

Egemen ellerini göğsüne çekti; yumruk yaptı. Böyle yapınca ellerindeki iki parmak eldivenlerin tıpkı boks eldivenlerine benzediğini düşündü Egemen; az da olsa bir güven duydu bundan. Sol ayağını öne attı. Bacaklarını azıcık büktü. O incecik karga sesiyle diklendi: “Ben yaptım dedim! Benim kartopum o! Tamam mı! Benim ya!”

Aralarında hepi topu sekiz adım vardı Egemen’le ‘onların.’

Sekiz adım.

Sonra yedi adım kaldı. Altı, beş: Kâmil abi kollarını iki yana açmış, külhanbeyi gibi; soğuktan buz kesmiş kıpkırmızı elleri avını kapmaya hazırlanan akbaba pençelerinden farksız! Geliyor Kâmil abi! Tam yol, bodoslama geliyor Egemen’in üzerine.

Dört adım, üç, iki:  Kâmil abinin çıkık çeneli ağzındaki o alabildiğine horlayıcı sırıtış her adımda büyüyor, daha da korkunç gözüküyor Egemen’e!

Bir adım: Kâmil abinin iki eli Egemen’in iki omzuna yapıştı. Az evvel boks eldiveni gibi duran eldivenleriyle şimdi yüzünü kapatmış Egemen. Ne yapacaktı ya? Kâmil abi orta birde, Egemen ilkokul üç!

Kâmil abi önce silkiyor Egemen’i; peşinden külhanbeyi ağzıyla yayvan yayvan hesabını kesiyor:

“Nah senin ulan!”

Küt! Kafalar tokuşuyor! Egemen’in kulaklarında bir basınç, kendini gömdüğü o karanlığın içinde pırıl pırıl patlayan havai fişekler… Yukarısı neresi? Aşağısı neresi! Egemen ne olduğunu anlayamadan geriye, branda örtülü kömür yığınının üzerine uçuveriyor. Kömürlerden birinin sivri tarafı sırtına geliyor, etine batıyor. Egemen karlarla birlikte brandanın üzerinden kaydıraktan kayarcasına kayıp kömürlerin dibine külçe gibi yığılıyor. Kâmil’den yediği kafanın sersemliği hâlâ geçmiş değil. Başı ağrıyor; sırtı, dirsekleri çok acıyor (Onların acısını unutacak ama nedense Kâmil abinin o “Nah senin ulan!” sözünü ömür boyu hatırlayacak Egemen, hep içini sızlatacak bu anı; henüz bilmiyor).

“İspiyoncu! Zengin zübbesi! Bunu da babana anlatsana! Hı? Hadi bunu da anlat!”

Kâmil hıncını alamamış besbelli. Egemen yattığı yerde ansızın bir tekme yiyor, baldırına. Bir tekme daha. Sonra Kâmil’in ayağı bir böceği ezmeye hazırlanıyormuş gibi Egemen’in karnının üzerinde yükseliyor, havada öylece asılı kalıyor: Düşmesi an meselesi olan köseleden bir şahmerdan! Egemen’in maviş gözleri kıpır kıpır kırpışıyor; bir refleks can havliyle büzülüyor Egemen. “Anneeeee!” diye bağırmak istiyor ama boğazında düğümleniyor feryadı. Yanaklarında boncuk boncuk yaşlar. Zihninde sessiz bir yakarış: “Yapmaaa!”

ZONGGgggg!..

Metalik bir levha sert bir cisimle buluştu! Zangırtılı bir gonk karanalığın içinde çınlıyor! Aynı esnada süratle uzaklaşan cıvık ayak sesleri birbirine karışıyor. Egemen korka korka göz kapaklarını aralıyor: Kâmil abiyle arkadaşları çil yavrusu gibi tam gaz dağılmaktalar! Kâmil abi kâh koşuyor kâh sekiyor; bir eli dizkapağında.  Köşeyi dönüp sırra kadem basıyorlar üçü de.

Kurtuldu!

Rahatlıyor Egemen.

Rahatlıyor, rahatlıyor da… İyi de kim?! Başını öbür yana bir çeviriyor: Murtaza! Tepesinde dikiliyor Egemen’in. Kapıcı Murtaza! Elinde ahşap saplı, paslı bir inşaat küreği tutuyor. Kâmil abilerin kaçtığı yana kilitlenmiş; o ürkünç yanık yüzünde tek bir çizgi oynamıyor.

Egemen maviş maviş… Aklı, duyguları allak bullak; ama gene de kurtarıcısının ayırdına varabiliyor.

Murtaza elindeki küreği yere bırakıyor. Çömeliyor. Egemen’i kucakladığı gibi kaldırıyor, ayakları üzerine dikiyor. Üstünü başını bir güzel silkeliyor. Murtaza’nın koyu yeşil, boğazlı kazağı buram buram ter kokuyor. İlk kez bu kadar yakından bakıyor Egemen kapıcı Murtaza’nın yanık yüzüne: Pütürlü, pörtüklü; et et; bordomsu, kırmızımsı, dudağının kenarı birbirine kaynamış, deforme olmuş üzücü bir doku…  Göztepe’de kapıcıyken olmuş; kazana kömür atarken…  Kaza…

Murtaza, Egemen’in beresini karların içinden çıkarıyor. Bacağına vura vura silkeliyor. Egemen’e sokulup çocuğun alnındaki şişe yakından bakıyor bir: “Çık! Çık! Çık!”lıyor ters ters, sonra beresini takıyor Egemen’in kafasına. Çömeldiği yerden doğruluyor. Egemen’in elini tuttuğu gibi peşine takıyor.

Kuzu kuzu yürüyor Egemen de.

Az biraz gidiyorlar; Murtaza ansızın, o pes ve cızırtılı sesiyle -Egemen’in Karadeniz’de gemileri batmış gibi yarı ağlamaklı yüzüne hiç bakmadan- soruveriyor:

“Sahi sen mi yaptın?”

Yutkunuyor Egemen. Islak ıslak burnunu çekiyor. Başını sallıyor uysal uysal: “Hı Hı!”

“Aferin!”

Sıcacık oluyor Egemen’in yüreği. Hücrelerine kadar işliyor sevinci.  Göz ucuyla hırsızlama bir bakış atıyor kapıcı Murtaza’ya. İlk defa görüyor: Kapıcı Murtaza inci gibi dişleriyle kocaman gülümsüyor!

Burak Özdoğan
26 Temmuz 2011, Prag, Rohacova

Öykü, Orta Boylu içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Ya Sev Ya Terk Et!

Doğruya doğru; bir vakit üzerinde ciddi ciddi kafa yordum. Acaba bana da uğursuz mu geldi yoksa tam tersine uğur mu getirdi diye. Bir yargıya varamadım. Hâlâ da varamam. Bir şey demek zor. Ama neticede 13 Mayıs’ta uçmuştum işte ben. On üç!.. On üç Mayıs’ta, on üç kırk beş uçağında. Hatta inanmayacaksınız belki ama koltuk numaram da 13A’ydı! Evet! Hakikaten öyleydi! Tuhaf değil mi? Efendim? Koltuk numaram mı nasıl aklımda kalmış? E bazı şeyler unutulmaz çünkü! Unutamazsınız! 13 Mayıs, 13.45, 13A… Sene de 2007’ydi. Şahane bir Pazar günü. İlkbahar… Güneşli… Pırıl pırıl, masmavi bir Pazar sabahıydı. Dokuz gün kaldı, sekiz gün kaldı, dörttü, üçtü derken vakit gelmişti işte. Sonunda terminalin bir köşesinde dikilirken buluverdik kendimizi: Ben, kardeşim, annem, babam, vefalı arkadaşlarım. Karman çorman duygular içindeydik. Şaşkındık. Heyecanlıydık. Hüzünlüydük… Dedim ya hani, bazı şeyleri unutamazsınız diye, üzerinden o kadar zaman geçti bakın pek çok ayrıntı var hâlâ kafamda, hayal meyal de olsa var: O üzerinde dikildiğimiz koca bir satranç tahtasına benzeyen kesme taşlarla kaplı granit zemin, etrafımızdan geçip giden sivri topuklu ayak sesleri, meyve kokan bir parfüm esintisi; köşedeki kafede yalnız başına oturan lacivert takımlı ışıl ışıl bir adam, adamın masasında duran sütbeyazı dizüstü bilgisayar, dumanı üzerinde bir kahve fincanı, parlak deri kaplı ajanda, ele gelir nitelikte asil bir dolmakalem; sonra o inip kalkan uçakların tiz uğultuları, bu uğultulara karışan anonslar; terminali dolduran metalik gümüşi bir ışık; babacığımın giderayak hediye ettiği –benimse pek beğenemeyip de beğenmiş gibi yaptığım- kol saati; yeni aldığım kısa kollu beyaz gömleğim, onun olur olmaz enseme batan etiketi; babaannemin elime tutuşturduğu okuyup üflenmiş bir külah tarçınlı akide şekerinin genzimde bıraktığı tatlı yanma; tıka basa dolu çantamın omzumu acıtan kayışı, son anda çantamın içine atmayı akıl edebildiğim Orhan Veli… Anımsıyorum işte. Hepsini anımsıyorum.

“Ağlamak yok!” diyor annem. Başını iki yana sallıyor. Yeşil gözleri hafiften çiylenmiş. Yüzü buruşmakla buruşmamak arasında gidiyor geliyor. Dudaklarını ağzının içine çekiyor; ısırıyor, kendini sımsıkı sıkıyor kadıncağız. Sonra gene: “Ağlamak yok!” Artık bir tekerlemeye dönüşmüş bu iki sözcük. Kucaklaşıyoruz (Böyle sımsıcak kucaklaşabilmek için işin içinde hep veda mı olmak zorundadır?). Annemin yumuşacık mis kokulu saçlarının üstünden az geride sırasını bekleyen küçük kardeşime bakıyorum. Ketum. O hep donuktur böyle. Mesafelidir. Bana zerre benzemez. Tek çizgi oynamıyor yüzünde, en ufak renk vermiyor. Ama ben biliyorum: Benim yokluğumun onun sırtına bindireceği hesapsız yükü tartıyor. İstediği kadar saklamaya çalışsın, kafası allak bullak. Ya babam? Benim güzel babam? O kadar iyi niyetli adamdır ki babam… O kadar iyi… Bir o kadar da kötü oyuncudur esasen. Tanıyorum babamı. İnsan bir arkadaşını, bir dostunu yirmi yedi senede tanıyamamışsa ona “E! Pes be adam!” denmez mi? Elbette tanıyorum babamı! Çehresindeki o kırık dökük metanetin ardında derin bir öz hesaplaşmanın kırbaç şaklamaları yankılanıyor, duyuyorum: Benim yüzümden mi gidiyor oğlum? Bir şeyleri yeterince yapamadığım için? Teselliyi nereden bulduğunu da adım gibi biliyorum babamın: Bir Çağan Irmak filminden; Babam ve Oğlum’dan: “Görüyon mu Hüseyin Efendi? Gitçem diyen adamın önünde dağ olsa durmaz.”

Ceyhan, Alperen, Selim, Mustafa. Yalnız bırakmadılar beni; sürpriz yaptılar. Sözüm ona sürpriz… Ben onların geleceğini biliyordum, onlar da benim onları beklediğimi. Eller uzatılıyor, enerjisini gençlik çarkından alan bir kuvvetle sıkı sıkıya toka ediliyor. Erkekçe öpüşülüyor, sırtlar pat patlanıyor. Ayaküstü bir iki şaka. Heyecanlılar. Hatta sevinçliler bile! Onlar işe ‘serüven’ tarafından bakıyorlar çükü, ‘ayrılık’ tarafından değil ki. Yalnız Mustafa’da hissedilir bir suskunluk, bir tutukluk… İçimizde gitmek isteyen hep o olmuştu; fakat talih bana güldü, üstelik de hiç hesapta yok iken. Buruktu Mustafa.

Babamın kolu annemin gövdesini sımsıkı sarmış; annem, bir ayıbını örtercesine gözyaşlarını saklıyor; küçük kardeşimin sarımtırak yüzünde zorlama bir gülümseme; arkadaşlarım dimdik, gözlerinde cesaret aşılayan parıltılar. Ve havada asılı kalmış kanatlar gibi pır pır çırpınan sıcacık eller…

Sırtımı onlara son kez döndüğümde zihnimde kalan fotoğraf bu işte. Yürüyorum. Hüzün yüklü bu kocaman fotoğrafın gölgesi altında yürüyorum. Tuhaf bir heyecanla… Tuhaf bir kederle… Karmakarışık. Nerede olduğumun, ne yaptığımın belki de farkında bile değilim. Ağlamalı mıyım? Tebessüm mü etmeliyim? Bilmiyorum. Bilincinde olduğum en somut gerçek, peşinden bavullar sürüklemekte olan bir kalabalığa ağır ağır karışmakta olduğum. Bir adım, iki adım, üç adım… Fırıl fırıl dönen onlarca bavul tekerinin armonisi kulaklarımda hipnotik bir yankıyla uğulduyor. Dört adım, beş adım… İşte, o sıra bir şeyler uyanıveriyor içimde. Bir şey dürtüyor beni sanki, damarıma basıyor. Avucumun içinde öylece duran pasaportum ansızın parmaklarımın arasında kıskıvrak boğazlanırken buluveriyor kendini; hınç dolu sıkıyorum; hani canı olsa laciverdi gidecek, mosmor kesilecek. Sıktıkça sıkıyorum. Kaşlarım alabildiğine çatık, dişlerim kenetlenmiş, göğsüm şişmiş. Bakışlarımdan elektrik deşarjına benzer kıvılcımlar saça saça “Ben!..” diyorum. Sesim hırıltılı bir homurdanmadan farksız. Üstüne basa basa “Ben söz veriyorum!” diyorum, “Ülkem için iyi bir şeyler yapmadan ölmeyeceğim!” İki elimde iki yumruk var şimdi, kemikli parmaklarımdan pörtlemiş yemyeşil damarların içinde gürül gürül delikanlılık akıyor, idealistlik akıyor, adrenalin akıyor. Aynı esnada, ritminde en ufak bir aksaklık olmayan adımlarım beni çıkış kapısına doğru taşımaya devam ediyor. Az ötede, körüğe yanaşmış bir uçağın devasa kuyruğu gözükmekte. Kırmızılı, beyazlı… Bense kendi dünyamdayım; üzerime çamur gibi atılmış asılsız bir iftiraya itiraz edercesine ateş püskürüyorum: “Hayır! Ben ülkemi terk etmiyorum!

“Gidiyorum; ama ülkemi terk etmiyorum ben!”

* * *

“Bal gibi de terk etmek!” diyor, “Bizimkisi bal gibi terk etmek!”  Bunu söylerken yüzünde –evet, özellikle dönüp baktım- en ufak bir keder, ağzından çıkanı önemsediğine dair en ufak bir işaret yok. Levent Bey senelerdir kapağı açılmamış toz içinde bir kitabın final pasajını ezberden okurcasına rahat ve tereddütsüz. Bir o kadar hissiz. Duyarsız… Ama kendi adına konuşsun! Kabullenecek değilim ya! Kibarlığımı bozmadan sesimi azıcık yükseltiyorum: “Ben ülkemi terk etmedim. Sadece ikamet adresimi değiştirdim.” Levent Bey kırçıl top sakalının içinden gevrek gevrek gülüyor. Gücüne(!) aşırı güvenen insanların kazanılmış haklarından biri de, size sadece tenezzül ettiklerinde cevap verebilmektir. Bir müddet hiç konuşmuyoruz. Yürüyoruz. Önümüzde bir patika uzanıyor. Geniş ve gür bir çayırlığı keserek solumuzdaki kocaman göledin etrafını dolanıyor patika. Göledin üzeri çarşaf gibi, kıpırtısız; rengi koyu lacivert. Epey derin olmalı. Havada taptaze ıslak çimen kokusu var. Az ötemizde Levent Bey’in parlak siyah tüylü Labrador köpeği. Kocaman ağzından dilini sarkıtmış, meraklı burnu oradan oraya zikzaklar çiziyor. Oyuncu bir şey bayağı. Bazen ok gibi fırlıyor, bir kelebeğin peşine takılıyor; bazen gölün kıyısında çakı gibi dikilip suyun üstünde yüzen ördeklere havlıyor. Ta karşıdaki ağaç kaplı tepelerden yankılanıyor havlamaları. Levent Bey gözlerini kısmış, sadece kendi bildiği bir mekân-zamana dalıp gitmiş. Bir eli pantolonunun cebinde, öbür eli bej renkli kazağının üzerinden kahvaltıda yediği yağda yumurtaların, tuzlanmış domuz eti dilimlerinin –ki gerçekten çok lezizdiler-, çıtır çıtır tost ekmeklerinin ve üst üste içtiği iki fincan ekspressonun şişirdiği yuvarlak göbeğini sıvazlıyor. Dudaklarının arasında ‘İşte buna puro derler!’ dedirtecek cinsten bir puro. Vapur bacası gibi tüttüre tüttüre gidiyor Levent Bey. Gölün karşı kıyısına kayıyor ilgim, alıcı gözüyle tarıyorum. Oradaki müstakil evlerden biri de Levent Bey’in villası. Tek katlı; beyaz badanalı olan. Kapısında siyah arazi cipi duran var ya, o ev işte. Nasıl ama? Harika değil mi? Mis gibi hava; gürültü yok, stres yok; tabiatın içindesin. Süs havuzlu bahçen, bakımlı çiçeklerin, göl manzaralı veranda, iki adım önünden göle uzayan ahşap iskele, iskeleye bağlı motorlu kayığın… Böyle bir eve sahip olmak, böyle bir evde yaşamak ne kadar güzel olurdu…

“Oğlum bak; kandırma kendini.” diyor Levent Bey ansızın. O durunca ben de durmak zorunda kalıyorum. Hayırdır inşallah? Geniş cüssesini bana çeviriyor. Parmakları arasında tüten purosunu şef sopası gibi sallaya sallaya konuşuyor. Sesinde bilmiş, hafif de küçümser bir ton var: “Düşündün mü hiç? Kimin için çalışıyorsun sen? Ha? Kraliçe için! Nerede yaşıyorsun bakim? Bir adada. Vatanım dediğin yerle şu kadarcık dirsek teması bile olmayan bir adada! Basıp gelmişsin. Ananı babanı da bırakıp.” Ben hemen “Şartlar…” diyerek araya girecek oluyorum fakat o fırsat vermiyor ki: “Hem küçümseme; az buz da değil; kaç sene olmuştu sen geleli? Yedi mi? Sekiz mi? Efendim? Her neyse… Ya oğlum onu bırak, üstelik bir de hanımköylü oldun zaten sen! Yahu Can diye çağırdığın John adında bir oğlun var senin! Hah! Can diye çağırdığın, John adında bir oğul!”

İşte senin kimlik kartın, al! ŞIRAK!

Aynen bu manaya geliyor Levent Bey’in sözleri. Bangır bangır bunu demeye getiriyor: İşte senin kimlik kartın; al! Al da bakıver! Suratıma tokat gibi çarpıyor. Afallıyorum. Kendimi savunacak tek kelime bulamıyorum. Hem ne diyebilirim ki? Öylece kalakalıyorum adamın karşısında. Ne denli bozum olduğumun pekâlâ farkında Levent Bey. Gözlerini dikmiş bana; o alay dolu, bilgiç gözlerini; dumana boğduğu kocaman kahkahasını suratıma savuruyor(Levent Bey’in lafı gediğine koyduğu zamanlar attığı kendine özgü, meşhur bir kahkahası vardır; yapış yapıştır.): “Kih! Kih! Kih!”

Peşinden tıpkı mindere çektiği hasmını tuşa getireceğine güveni tam bir güreşçi rahatlığıyla kulağıma eğiliyor yavaşça. Kahve ve tütün kokusunun karıştığı sıcak nefesini duyuyorum. Havada hissedilir bir ağırlık, basık bir ciddiyet hâkim şimdi. Sır verir gibi kulağıma mırıldanıyor: “Kızma birader ama bunun adına düpedüz terk etmek denir. Anladın mı? Terk etmek! Ülkeni terk etmek!”

Kıpkırmızı kesiliyorum. Gözlerim süzülerek yere iniyor. Yüzümü saklamak istercesine ayağımın dibindeki çimenleri seyrediyorum boş boş. Levent Bey tıpkı muzaffer bir komutan(!); arkasına bakmadan bizden artık epeyce açılmış köpeğine ıslıklar çala çala uzaklaşıyor yanımdan. Ben kımıldamıyorum; kımılda-ya-mı-yor-um! Gövdem demir bir çıpa gibi ağır. Bastığım toprak sanki beni dizlerime kadar yutmuş. Yuttukça daha da yutmak istiyor sanki!

“Ama ben söyleyeyim sana. Bak; neden terk ettiğini söyleyeyim.” Başımı kaldırıyorum: Levent Bey; orada, yedi-sekiz adım ötemde dikilmiş bana sesleniyor. Sahne âdeta ona kalmış, sanırsınız personel toplantılarının kapanış konuşmalarından birini yapıyor (Levent Bey parlak bir konuşmacıydı gerçekten; kıvrak diliyle karayı ak yapabilen konuşmacılardan.):

“Çünkü sevmedin.” diyor. ‘E! Ne yapalım yani!’ dercesine omuzlarını silkerek, kaşlarını kaldırarak söylüyor bunu. Alabildiğine pişkin. Purosundan puf puf nefeslenmesi geçsin diye kuzu gibi bekliyorum. Sonra yarı şaka yarı ciddi soruyor:

“Senin memleketin sevimli bir yer miydi?”

Sevimli derken? Nasıl sevimli? Anlamaz gözlerle bakıyorum Levent Bey’e. Başını çeviriyor. Göledin derin lacivert sularını uzun uzun süzüyor. Besbelli, bir şeylere gebe bu suskunluk. “Öhö! Öhö!” Boğazını temizliyor, göğsünü şişiriyor. Görseniz namluya mermi süren bir silahşor sanırsınız. Gözlerini göletten kaçırmadan son derece etkileyici bir vurguyla, son derece yürek titreten bir sesle “İnsanın vatanını sevebilmesi için oranın sevimli bir yer olması gerekir.” diyor. Bilinçli bir es veriyor, bakışlarını dosdoğru üzerime dikiyor, peşinden de ekliyor: “Edmund Burke.

Bir ördek öbeği kanatlarını pat pat vurarak suyun üzerinden havalanıyor. Gerisi yalın bir sessizlik. Levent Bey de, ben de tek bir kelime etmiyoruz. Birbirimizin yüzünde koyu bir sise dalmışçasına kaybolup gidiyoruz. Konu kapandı mı, söylenecek başka bir söz var mıydı kestirmek güç. Geçmek bilmeyen bu gerilimli havayı gene Levent Bey dağıtıyor; elini bacağına şaklatıp babacan bir buyurganlıkla “Haydi!” diyor, önümüzde uzayıp giden patikayı başıyla işaret ediyor, “Benim Sevim iyice esir almıştır senin kızcağızı, yetişelim!” İtaatkâr, uysal bir çocuk gibi boyun eğiyorum, koşar adım yetişiyorum Levent Bey’e.

Yol boyunca Levent Bey anlatıyor, ben dinliyorum. Bay Wellington’un projem için söylediği övgü dolu sözleri duyunca-elbet sadece Levent Bey ile benim aramda kalmak şartıyla- gururum epeyce okşanıyor. Omuzlarım kabarıyor tekrardan. Yüzüme kan geliyor, toparlanıyorum. Bay Wellington “Bu çocuk, üzerine oynanabilecek bir at.” demiş benim için. Levent Bey “Gözüne girmişsin adamın, belli.” diyor, “Senin projeyi ben de destekliyorum, biliyorsun bunu; yalnız birkaç değişiklik yapmamız lazım. Şöyle ki…” Sonrası rakamların havada uçuştuğu uzun bir monolog. Enine boyuna anlatıyor Levent Bey.

İlkin can kulağıyla dinliyorum Levent Bey’i. Fakat çok geçmiyor; bambaşka bir düşüncenin ağına takılmış buluyorum kendimi: İnsanın vatanını sevebilmesi için oranın sevimli bir yer olması gerekir. Vatan… Sevimli… Türkiye… İstanbul?.. Zihnimin ücra bir köşesinde âdeta halvete çekiliyorum. Levent Bey’i duymuyorum bile artık; anlattıkları monoton bir uğultuya dönüşüyor, kulağıma çarpıp geri sekiyor. Kendi kendimleyim, alçak sesle tekrar tekrar soruyorum: “Neden terk ettim ülkemi ben? Ama ‘gerçekten’ neden? Ha? Neden? Hakikaten sırf artık yeterince sevmediğim için mi? Ha? Soranlara hep ‘Şartlar öyle gerektirdi.’ deyip durdum. ‘Hayat…’ dedim, ‘İnsanı nereye sürükleyeceğini bilemezsin.’ Kader mağduru gibi öne sürdüğüm bu mazeretler esasen ülkemi sevmediğim ve bu yüzden de karşıma çıkan ilk fırsatta kaçıp gittiğim gerçeğini –en başta da kendimden- saklamak için örttüğüm bir şal mıydı yoksa? Sevmedim ve terk mi ettim? Yooo(!). Olur mu hiç! ‘Ben ülkem için iyi bir şeyler yapmadan ölmeyeceğim!’ ‘Gidiyorum; ama ülkemi terk etmiyorum ben!’ Hah! Laf! Laf-ı güzaf! Peki… Peki… Peki ama… Ya geride kalanlar? Yani gidebilecek tüm olanaklara sahipken orada, Türkiye’de kalmayı yeğleyenler? Onlar bayılıyorlar mı Türkiye’ye? Çok mu sevimli buluyorlar? Onun için mi inatla kalıyorlar orada? Peki, o zaman niye ‘Boş ver… Gitmekle en iyisi yaptın sen! Vallahi en iyisini yaptın!’ diyorlar madem? Evet; aynen böyle diyorlar! Türkiye’yi her ziyaret ettiğimde, ne vakit konu memleketten açılsa, gitmekle en iyisini yaptın, boş ver diyorlar, bizden adam olmaz, diyorlar. E siz de gidin o halde! Durmayın, gidin! O kadar kızıyorsanız, o kadar katlanılmaz buluyorsanız, o kadar gelecek vaat etmez buluyorsanız siz de gidin! Samimiyseniz eğer siz de gidin! Yok; eğer samimi değilseniz… Niye böyle konuşuyorsunuz o halde? Niye en iyisini yaptın diyorsunuz? İyi ki gittin, diyorsunuz? Yoksa… Yoksa sırf üzülmeyeyim diye mi? Hı? Sırf beni teselli etmek için? Çekip gittim ya hani(!)? Ülkemi terk ettim(!) ya hani? Kendimi suçlu hissetmeyeyim diye. Sırf üzülmeyeyim diye?

* * *

“Üzme kendini abi. Zaten burada olsan da çok bir şey yapamazsın.” Kardeşim… Telefonun öbür ucunda. Sesi buz gibi. Orada olsam da bir şey yapamazmışım; böyle diyor. Burnumun direği sızlaya sızlaya kendimi inandırmaya çalışıyorum buna. “Peki,” diyorum, “Peki.” Altı gün sonra geliyor acı haber. Bir toplantı esnasında. Upuzun ağaç masanın üzerindeki cep telefonum titreşiyor. Elimde tombul bir gazlı kalem, üzerine inişli-çıkışlı bir grafiğin çizili olduğu beyaz tahtanın başındayım. Sözümü yarıda kesip masadakilerin toy bakışları altında telefonuma uzanıyorum. Bakıyorum. Kardeşimden bir kısa mesaj: “Babamı kaybettik.”

Bulduğum ilk uçakla İstanbul’da, babamın cenazesinde alıyorum soluğu. Vardığımda her şey ayarlanmış; camii, hoca, yer… Babamın hastalığında yapabildiğim tek somut şey olan «tedavi masrafları için para gönderme»yi, ölümündeyse bana bırakılan o son vazife takip ediyor: Onun kefene sarılı bir deri bir kemik kalmış bedenini mezara indirmek. Nemli toprak kokusunun hücrelerime kadar sindiği o iki metrelik daracık çukurun içine babamın naaşını yatırırken, kardeşimle bir an için göz göze geliyoruz. Düşünün: Ben, küçük kardeşim ve karşılıklı iki ucundan tuttuğumuz ‘babamızın bembeyaz kefeni.’ Kardeşimin o bir anlık bakışında ateş püsküren bir kırgınlık okuyorum. Bencillikle suçlayan hatta bana ‘Sahtekâr!’ diye fısıldayan bir parlama. Hani… Hani ikinizin de eli taşın altındadır, fakat taşın asıl ağır tarafı sizden değil öbüründen yanadır, siz de taşıyormuş gibi yaparsınız ve dışarıdan bakanlar bunu anlayamazlar. Siz sadece dostlar alışverişte görsün diye elinizi uzatmışsınızdır. İşte; kardeşimin o bakışında aynen böyle bir itham sezinliyorum ölü babamızın ağırlığı altındayken. Yüreğime oturuyor bu. Babamı kaybetmiş olmamın tüm matemini gölgeliyor.

Merasimin sonunda kardeşimle yan yana dikiliyoruz. Sade bir kalabalık önümüzden sıra halinde ağır ağır akıyor. Senelerdir görmediğim yüzler; eş dost, akraba, konu komşu, babamın eski arkadaşları… Teker teker taziyelerini kabul ediyoruz. Yalnız bir şey var… Tuhaf bir şey. Bana kuru bir “Başın sağ olsun.” demekle yetinenler neden kardeşimle bu kadar çok alakadar oluyorlar? Bana göstermedikleri yakınlığı, samimiyeti, şefkati neden kardeşime bu kadar fazla gösteriyorlar? “Yapabileceğimiz bir şey olursa hiç çekinme!” diyorlar kardeşime; banaysa kuru bir başsağlığı ve resmî bir tokalaşma. Sebep(!)? Açıkçası kanıma dokunuyor. Dışlanmış hissediyorum; sanki birlik olmuşlar, babamın evladı olmaktan beni azletmişler! Ne hakla! Kimsiniz siz ya! Ha? Şu karşıdaki başörtülü kadınlar peki? Ne fısıldaşıyorlar kendi aralarında öyle! Kaçamak bakışlarla beni süzüp süzüp bir şeyler diyorlar. Besbelli arkamdan konuşuyorlar! İçlerinden biri de Sümbül Teyze. Ta çocukluğumu bilir o. Gülümseyip selam veriyorum başımla, yüzünü kaçırıyor! Herkeste bir gariplik? Bir tuhaflık! Bir tavır! Neyiniz var? Ne oldu? Hayırsız evlat mı demeye getiriyorsunuz? Ha? Gittim diye? Ha? Hani en iyisini yapmıştım gitmekle? Canınız cehenneme! Hepinizin canı cehenneme! Yüzüme ateş basıyor, ellerim vıcık vıcık terliyor. Allah’ım… Allah’ım lütfen! Lütfen bir an evvel bitsin bu cenaze artık!

O anda omzuma sıcacık bir el dokunuyor. Kin ve matemin, içinde girdap gibi döndüğü bakışlarımı kaldırıyorum: Mustafa? “Başımız sağ olsun kardeşim.” diyor. Evet, o! Mahalle arkadaşım, çocukluk arkadaşım Mustafa! Değişmiş, yaşlanmış … Ama o işte! Kuduruk bir denizin dalgaları arasında boğulmak üzereyken tutunacak tahta parçası bulmuşçasına bir coşkuyla elimi uzatıyorum Mustafa’ya. O, elimi tuttuğu gibi kendine çekiyor, sımsıkı kucaklıyor beni. Sımsıkı! Mertliğin, delikanlılığın, vefanın ete kemiğe büründüğü parmaklarını ta kürek kemiklerimde hissediyorum. Tüm samimiyetiyle, tüm dostaneliğiyle kucaklıyor.

Ferahlıyorum.

* * *

“İşte… En son orada görmüştüm onu… Babamın cenazesinde… Çok olmuş be Ceyhan.” diyorum.

Ceyhan kaşlarını kaldırıyor, ekşi bir şaşkınlık beliriyor yüzünde: “Hakikaten çok olmuş be oğlum… “ Sesinde ayıplayan bir tını var.

“İhmal ettik.” diyorum mahcup bir ifadeyle, başım efkârlı efkârlı iki yana sallanıyor.

“Yahu keşke…” diyecek oluyor Ceyhan; ama lafın gerisini getirmiyor. Susuyor. Birlikte susuyoruz. Aramızda sözleşmişiz gibi, oturduğumuz halde birkaç dakikalık saygı duruşuna duruyoruz sanki. Dalıp gidiyoruz. Sonra Ceyhan çatallı, titrek bir sesle “Mustafa hakikatli çocuktu, çok hakikatli çocuktu!” diyor. İç geçiriyor. Kıvrak bir manevrayla aramızda duran cam sehpanın üzerindeki kristal viski bardağına uzanıyor, kaptığı gibi havaya kaldırıyor, “Haydi! Mustafa’ya ağabeycim!”

“Mustafa’ya Ceyhan!” diyorum; hüzünlü bir tebessümle bardaklarımızı tokuşturuyoruz.

“Oh, iyi gitti yahu!” diyor Ceyhan. Bardağında dönen alev renkli girdabı gözleriyle alkışlıyor, “Viski de viski hani!” Gevşeyerek arkasına yaslanıyor. Keyifle etrafını süzüyor. “Yahu, şahane mekân be oğlum burası! Hakikaten tam yaşanacak yere demir atmışsın sen!” diyor.

Hakkı var.

Gerçekten güzel yerde yaşıyorum. Herkese nasip olmaz. Ama bileğimin hakkıyla elde ettim bunu! Çalıştım! Çok çalıştım! Gece demeden, gündüz demeden… Takdir ettiler. Takdir etmesini bildiler! Terfi üstüne terfi aldım. Bay Wellington’un tuttuğu sayılı adamlardan biri oldum. Kazandım. İyi kazandım. Levent Bey, beni her zaman desteklemiş olan Levent Bey, emekliye ayrılıp sürpriz bir şekilde memlekete geri dönme kararı aldığında villasını satmaya niyetlendi. Konuştuk. Anlaştık. Ben aldım. Üstüne bir kat daha çıktım. Epey bir para harcadım; dayadık, döşedik. Eşimle(Clara anlar bu işlerden) ve oğlumla en ince detayına kadar kendimiz ilgilendik, -mobilyasından, duvardaki yağlıboyalara kadar- âdeta baştan yarattık. Ceyhan’la hanımı da Türkiye’den gelen ilk misafirlerimizdi.

“Hayat işte bu be ağabeycim! Bir de bize bak! Sürünüyoruz İstanbul’da! Zaten memleketin durumu da artık iyiden iyiye batağa gidiyor. Bu adamların yüzünden…”

Ceyhan böyle deyince ben hiç düşünmeden, gayet tabii bir refleksle kesiyorum: “Şikâyet edeceğinize bir şeyler yapın!” Pat diye kaçıyor ağzımdan. Ceyhan bir duralıyor, hiç ses etmiyor; ama soğuk bir hava estiğini hissediyorum aramızda.

“Ne demek o şimdi!?” Ceyhan bu; hiç altta kalır mı! Son derece kabadayı, gözdağı veren bir tavırla soruyor. Dik bakışlarında öyle bir mana var ki alenen meydan okuyor bana. Hahhah! Güya beni korkutacak! Eskidendi o Ceyhan! Çektiği mindere gelmekten kaçmıyorum. Hem niye kaçacakmışım ki! Küçümseyen, kışkırtıcı bir gülücük atıyorum. “Ne mi demek? Bak,” diyorum, “Bak ben sana bir şey söyleyeyim. Benim resim kabiliyetim yoktur, bilirsin; ama karikatür çizebilecek olsam, durumu aynen şöyle tasvir ederdim.” Peşinden de zihnimde çok önceleri tasarladığım bir karikatürü sözle ifade etmeye koyuluyorum.

Karikatür: Mustafa Kemal Atatürk’ü, uzayıp giden asfalt bir yolda elinde sigarası düşünceli düşünceli yürürken görüyoruz. Yolun nereden geldiği belli olmuyor; ama sonu ufka, Güneş’e uzanıyor. Ata epeyce mesafe kat etmiş, epeyce yürümüş; gerisinde bıraktığı sayısız ayak izine bakınca bunu hemen anlıyoruz. Öyle ki, Ata sadece yürümekle kalmamış âdeta rotasını işaretlemiş. Rugan pabuçları yere her bastığında göz alıcı ışıltılar saçan hayli belirgin ayak izleri bırakmış. Bu derin izlerden bıraka bıraka kararlı adımlarla ilerliyor Ata. Karikatürün hemen sağ alt köşesinde başka bir adam daha gözümüze çarpıyor; sanki hedef küçültürcesine sinivermiş bir adam. Aslında kılık kıyafetiyle, saçı başı tıraşıyla tanıdık bir sima. Kimliğini apaçık belli eden alegorik bir karikatür tipi bu; çok bildik. Bir gözüyle Ata’yı kolluyor, öbür gözü Ata’nın ayak izlerinde. Kafasından bir konuşma balonu çıkmış adamın: “ATAM İZİNDEYİZ!” diyor. Göğsünü abartılı bir biçimde kabartmış bunu söylerken. Fakat çenesine doğru sivrilerek küçülen yüzünde Şeytani bir tebessüm hâkim. Adamın bir elinde fırça, öbür elinde de teneke bir kova var. Arkasında saklamaya çalışıyor ikisini de. Tuttuğu fırçanın ucundan şıpır şıpır katran damlıyor. Önce bir şey anlayamıyoruz. Fakat dikkatli baktığımızda adamın, Mustafa Kemal Atatürk’e ait o pırıl pırıl ayak izlerini boyamakta olduğunu fark ediyoruz. Karaya boyuyor adam; Mustafa Kemal Atatürk’ün bıraktığı o ışıl ışıl izleri katranla karaya boyuyor. Görünemeyecek hâle getiriyor. Bir yandan sinsi sinsi boyuyor böyle, bir yandan da el pençe divan tavırlarla: “ATAM İZİNDEYİZ!” diyor.

Bakıyorum, Ceyhan’ın keskin dudaklarında beğeni belirtisi olan bir gülümseme filizlenmiş.

“İyiymiş,” diyor. Ben, ister istemez kibirleniyorum. O, ağır ağır başını sallayarak: “Güçlü bir anlatım. Hoş. Harbiden hoş. Çizebilsen güzel olur.” diyor. Sesi son derece temkinli, kontrollü.

“Sağ ol. Hoş bulmana sevindim, evet; ama neden hoş buldun biliyor musun? Çünkü,” diyorum, “çünkü sen de bu gerçeğin apaçık farkındasın.” İçimde tuhaf bir saldırganlığın kabarmakta olduğunu duyumsuyorum; birikmiş bir şeylerin hıncını Ceyhan’dan çıkarmak istiyormuşum gibi üzerine gidiyorum Ceyhan’ın: “İşte! Acı olan taraf da bu zaten! Tüm olan bitenin farkındasın, hepiniz farkındasınız, fakat kılınız kıpırdamıyor! Tek yaptığınız konuşmak, şikâyet etmek, eyleme geçmeyen entelektüel fikirler yumurtlamak. Senelerdir değişmedi bu. Köşe yazarları yazar, çizer; siz de oturduğunuz yerden kelime kelime okur, sonra bir araya gelip mahalle karıları gibi vıdı vıdı vıdı vıdı… Kim daha çok biliyor, birbirinizle sidik yarıştın anca! Bak! 2023’e geldik Ceyhan! 2023! Bundan on sene evvel, yirmi sene evvel, otuz sene evvel gene aynı mevzular, aynı hadiseler…  Yahu ne değişti! Neyi değiştirdiniz! Yok, efendim memleketin durumu artık iyice batağa gidiyormuş, yok hep bu adamların yüzündenmiş… Bırak Allah aşkına! Bırak!”

Gıkı çıkmıyor. Hayret kokan bakışlarla öylece süzüyor beni. Diyecek tek bir sözü yok! Hem ne diyebilirmiş ki? Yalan mı söylediklerim? Dikkatim bir an için Ceyhan’ın beyazlamış favorilerine kayıyor, gözakındaki sarılıklara, şakaklarında uzayan kazayağı kırışıklara, iyice seyrelmiş tel tel saçlarına… Aynı yaşta olmamıza rağmen bana kıyasla ne kadar çökmüş olduğunu fark ediyorum Ceyhan’ın. Ateşi sönmeye yakın bir mum gibi karşımda duruyor.

Oturduğum bambu koltukta rövanş kazanmış muzaffer bir komutan ferahlığıyla arkama yaslanıyorum. Elimdeki viski kadehiyle ufak daireler çiziyorum havada. Viskinin içindeki buzlar şıkırdıyor. Lafım bitti mi? Bitmedi! Ceyhan’ın yüzüne bakmadan, az sonra başıma geleceklerden habersiz, onun deli damarına basmama neden olacak cümleyi alabildiğine pervasızca salıveriyorum:

“Şeytanın zafer kazanabilmesi için gereken tek şey, iyilerin hiçbir şey yapmamasıdır.” Bilinçli bir es veriyorum, peşinden de ekliyorum: “Edmund Burke.”

O ana dek buz kesmiş bir heykel kadar kıpırtısız duran Ceyhan bir çırpıda viskisinin geri kalanını boğazından aşağı yudumluyor, boşalan bardağını hızla cam sehpaya vuruyor, hışımla ayağa fırlıyor. Ağzından tükürükler saçarak, herhalde biraz da alkolün etkisiyle âdeta kan kusmaya başlıyor: “Bana bak kardeşim! Bana bak! Senin için konuşması kolay! Tamam mı! Tuzun kuru burada! Fildişi kulende… Sermişsin postu! Oturduğun yerden… Yahu… Yahu hem… Hem ne hakla konuşuyorsun ki sen! Ha? Ne hakla!”

Üzerime yürüyor; bir adım, iki adım; dövecekmiş gibi tepemde dikiliyor Ceyhan. Beklemediğim bu çıkış karşısında taş kesiyorum. Ceyhan, oturduğum koltuğun kolçaklarına kocaman yumruklarını dayıyor, aramızda bir karış kalacak şekilde yüzüme doğru eğilirken onun aslan kesmiş cüssesi altında esneyen bambu sandalyenin gıcırdayışını duyuyorum. ‘Yanlış yaptın!’ der gibilerinden gözlerimin içine baka baka kafasını sallıyor:

“Allah’ını seversen, söylesene, peki sen ne yaptın? Ha? Hadi diyelim biz bir halt edemedik, hadi düzeltemedik memleketi, anca vıdı vıdı konuşmasını bildik; peki sen ne yaptın kardeşim? Ha ne yaptın? Çektin gittin! Terk ettin oğlum! Terk ettin! Biz en azından kaldık, sırtımızı dönmedik.”

Derin bir nefes alıyor Ceyhan. Kendi kendini evetlercesine başını sallayarak bizim verandayı, havuzlu bahçemizi, göle uzayan iskeleye bağlı motorlu teknemizi süzüyor. Yumuşak ama son derece de iğneleyici bir tonla devam ediyor:

“Ama… Ama bravo! Vallahi bravo! Çuvalını güzel doldurmuşsun burada, bravo! Dört dörtlük de entegre olmuşsun heriflere! Hey gidi günler hey!.. Efes şişesi önünde taparcasına bağdaş kuran delikanlı şimdi yirmi dört ayar centilmen! Bacak bacak üstünde, elinde viskisi… Helal olsun!”

‘Eeee! Yeter be!’ diyerek kükremem, yaşımıza başımıza bakmadan Ceyhan’ın burnuna bir tane yumruk yapıştırmam artık an meselesiyken kendimi son anda frenliyorum; Ceyhan’ın yanaklarından süzülen iki damla yaşı görünce boğazım düğümleniyor, yüreğimde bir şeyler çözülüyor. Şimdi Ceyhan’ın sesi acıklı acıklı çıkıyor:

“Bak; Mustafa da senin gibi gitti. Gitti ama terk etmedi be oğlum. Adam gitti, gördü, öğrendi; ama geri döndü. Çocuk bataktaki bir şirketi aldı, uçurdu. Bir sürü insan hâlâ ekmek yiyor onun sayesinde. Bir sürü insanın hayır duasını alıyor. Daha neler yapacaktı kim bilir! Kim bilir neler yapacaktı. Şu Allah’ın belası kamyon…” Birdenbire gözlerini olanca yumuyor Ceyhan, dudaklarını ağzının içine çekiyor, sımsıkı ısırıyor, omuzları pinpon topu gibi zıplamaya başlıyor.

Çakılı kaldığım sandalyeden bir karış ötemdeki Ceyhan’ı izlerken paldır küldür yaklaşan ayak seslerini işitiyorum. Dürdane ile Clara mutfaktan telaş içinde koşarak verandaya geliyorlar. Ceyhan’ı o pozisyonda, -yıkılacak bir biçimde üzerime eğilmiş, yarı ağlamaklı bir halde burnundan solurken- görünce zavallı Dürdane çok mahcup oluyor. Ceyhan’la aramıza girip utana sıkıla kocasını teskin etmeye uğraşıyor kızcağız. Ben serinkanlılığımı korumaya çalışıyorum, “Yok bir şey, yok bir şey,” diyerek hemen kalkıp Ceyhan’ın koluna giriyorum, Dürdane’den koparıyorum onu. Clara, olan biteni kavrayamamanın yarattığı endişeyle, elinde fırın eldiveni olduğu halde sırtımı sıvazlıyor. ‘Her şey yolunda.’ dercesine gözümle bir işaret veriyorum Clara’ya, parmağımı dudaklarıma götürüp kaçamak bir ‘Susss…’ yapıyorum. Ceyhan’ı tutuyorum, kaçırırcasına önce bahçeye oradan da patikaya götürüyorum. Arkamıza bakmadan yürüyoruz. Gölün kıyısını takip ederek iyicene uzaklaşıyoruz bizim evden. Yürüdükçe Ceyhan’ın sinirleri hafif hafif gevşiyor. İkimizin de gevşiyor aslında. Ceyhan biraz konuşabilecek duruma gelince, “Yahu.. Kusura bakma be oğlum!” diyor; ama yüzü hemen yamuk yumuk oluyor, sonra ansızın bir titreme geliyor, titremesiyle boşalması bir oluyor. Onu görünce ben de zor tutuyorum kendimi, usul usul yaşlar süzülüyor yanaklarımdan, “Asıl sen kusura bakma Ceyhan, ben… Ben kırmak istemezdim seni.” Sulu gözlü iki koca adam, tıpkı mahalledeki günlerimizde olduğu gibi kollarımızı birbirimizin omzuna atıyoruz. Efkârlanıp kafaları çekmişiz de, gecenin bir vakti birbirimizden destek alarak birahaneden eve dönüyoruz sanki. Bir ara Ceyhan durup dururken ciddileşiyor, kollarımdan tutup beni kendine çeviriyor, benden bir şey için söz vermemi istiyor:

“Oğlum bak. Bana söz vereceksin.” İçini çekerken burnundan ıslak sesler geliyor Ceyhan’ın.

“Söyle Ceyhan? Yapabileceğim bir şeyse…”

“Yapabileceğin bir şey!”

“Tamam. Nedir?”

“Türkiye’ye ilk gelişinde… Gideceksin. Mustafa’nın mezarına gideceksin. Vefa borcundur.” Buğulu gözlerini dosdoğru bana dikiyor Ceyhan, onu derhal evetlememi beklercesine yüzümü inceliyor. Bakışları nedense sebepsiz bir ürpertiye neden oluyor bende. Kendimin bile zor duyabileceğim bir sesle, pek de düşünmeden “Tamam.” diye geveliyorum. Ceyhan’ın yüzünde beni inandırıcı bulduğuna ya da tatmin olduğuna dair en ufak bir işaret yok. Gözleri yavaşça gömleğimin yakasına iniyor. Sıkılgan, biraz da şüphe uyandıran bir tonla “Hem…” diyecek oluyor; fakat lafın gerisini getirmeden düşüncelere dalıyor. Gömlek yakamın beyaz kumaşında sanki sadece kendi bildiği bir mekân-zamana yolculuk yapıyor, bir vakit sonra da geri dönüyor. “Hem… bence orada senin için çok anlamlı bir de mesajı var Mustafa’nın.”

Mesaj mı? Nasıl yani ‘mesaj?’ Mustafa’nın mezarında?

Ceyhan’ın sır dolu bakışlarını tekrar üzerimde buluyorum. Kendi kendini doğrularcasına başını sallıyor: “Evet. Bilhassa senin için çok anlamı bir mesaj…”

Susuyor! Daha fazla söylemiyor! Kaçırıyor gözlerini. Israr ediyorum, tekrar tekrar soruyorum; yok! Âdeta yemin etmiş, anlatmıyor. “Gideceksin; kendin göreceksin.” diyor. “Hem vefa borcundur.” diyor. “Söz mü?”

“Tamam… Peki… Söz…” deyiveriyorum.

Söz…

Söz ama… (Bakın, inanın bana; şimdi, şu dakikada bile size bunları söylerken yüzüm kızarıyor. Derin bir mahcubiyet duyuyorum. Çünkü…) Verdiğim bu sözü tutamıyorum ben. Olmuyor. Ceyhan’a dediğim gibi ne Türkiye’ye ilk gidişimde, ne ikincide, ne üçüncüde kalkıp da Mustafa’nın mezarına uğramıyorum. Ancak seneler sonra, çok seneler sonra kısmet(!) oluyor. Bir mayıs ayında. Issız bir Pazar günü. Gövdeleri gıcır gıcır salınan, koyu yeşil yaprakları rüzgârla birlikte uğuldayan upuzun servilerin gölgesinde inatla arıyorum Mustafa’nın mezarını. Onlarca baş taşını tek tek okuya okuya. Kan ter içinde kalıyorum. Cılız ve ihtiyar bacaklarım kütük gibi ağırlaşıyor. Gömleğim sırtıma yapışıyor. Bulamayacağım endişesiyle bir ara paniğe bile kapılıyorum; nefesim daralıyor. Soluklanmak için ümitsizce bir ağacın gövdesine yaslanıyorum; bir bakıyorum, tam karşımda Mustafa’nın kabri! İki adım ötemde… Oracıkta… İçinden yabanıl, yeşilli sarılı otlar fışkırıyor; neredeyse mezar taşını bile büsbütün yutacak kadar gür otlar. Gene de okuyabiliyorum: “Mustafa Bayraktaroğlu” yazıyor, “01.12.1974 – 13.03.2023”

Başıma kaya düşmüş de şuurumu yitirmişim gibi öylece kalakalıyorum bir müddet. Mustafa Bayraktaroğlu. 01.12.1974 – 13.03.2023… Aldığınız acı bir haberin ardından, hayatınızın en güzel yıllarını paylaştığınız bir arkadaşınızın öldüğü gerçeğiyle yaşamaya alışmak başka; o arkadaşınızın mezarı başında bizzat dikiliyor olmak başka. Çok daha başka. Çok daha gerçek. Yüreğimden gelen derin bir saygıyla –âdetten olduğu için değil, hakikaten içimden geldiği için- kasketimi çıkarıyorum kafamdan, dostumun yanı başına sessizce çöküyorum. Mezarlar, maziye açılan kapılara benzerler. Şefkat yüklü bir dürtüyle uzanan elim Mustafa’nın üzerini sarmış yabanıl otları yolmaya başladığı sırada zihnim de taaa mahalledeki o eski günlere dönüyor.

Apartmanımızın kapısına yanaşmış kasası eşya yüklü kamyonu; bacak kadar boyuna aldırış etmeden koca koca kutuların, mobilyaların kamyondan alınıp zemin kattaki boş daireye taşınmasına gönülden yardım eden Amerikan tıraşlı sapsarı çocuğu (Mustafa’yı ilk görüşümdü bu. Pencereden, perdenin arkasından kuşkuyla seyretmiştim gelişini.); altın gününde annelerimizin bizi tanıştırmasını; benim şımarıkça büyüklenerek “Bizimle oynamak istiyorsan kan kardeşimiz olman lazım!” diye şart koşmamı; Mustafa’nın uysalca ama bir o kadar da tüyler ürperten bir serinkanlılıkla avucunun içine derin bir çizik atmasını, ucundan şıpır şıpır kan damlayan ekmek bıçağını Ceyhan ve benim dehşet dolu bakışlarımız altında bize uzatıp, masumca “Şimdi sıra kimde?” diye sormasını; yaptığımız futbol maçlarını, tüf tüf savaşlarını, evdeki ıvır zıvırları bir araya getirip kurduğumuz niyetçi tezgâhını (Mustafa, haddinden fazla ‘boş’ koyuyorum diye, haksızlık ediyorum diye bana küserdi hep.), ‘Niyetçiii geldii!’ diye bağırarak sokak sokak dolaşmamızı, aşağı mahalleliden kazandığımız paraları bahçemizin köşesindeki incir ağacının korunaklı dalları altında aramızda paylaşmalarımızı; bir dönem deli gibi sardığımız MonoPoly çekişmelerimizi, Atari oyunlarıyla sabahlamalarımızı; Selin Ablalar mahalleye taşındığında üçümüzün birden Selin Ablaya âşık olmamızı (Çözümü Selin Ablayı aramızda paylaşmakta bulmuştuk. Ben Selin Ablanın yüzünü, Mustafa memelerini alınca Ceyhan’a da poposu kalmıştı. ‘Ben popoyu ne yapim!’ diye bozuk atmıştı bize Ceyhan!); Lise sondayken Ceyhan’ın aklına uyup da gittiğimiz Karaköy’deki genelevin kapısından girişte yaşımızı anlayıp bizi polise verecekler korkusuyla gerisin geriye kös kös dönmemizi; üniversite yıllarında hep Ortaköy’de kutladığımız rakı-balıklı yaş günlerimizi, gittiğimiz rock konserlerini, Taksim’e çıkıp zil zurna sarhoş olduğumuz geceler birbirimize tutunarak mahalleye dönmelerimizi; tinercilerle girdiğimiz o korkunç kavgayı (Ceyhan olmasaydı herhalde leşimizi toplarlardı o gece); askerde üçümüzün de doğuya düşmesini(Ceyhan komando olmayı kendi istemişti.), Mustafa’yla mektuplaşarak birlikten birliğe postayla satranç oynamalarımızı, Mustafa izne çıktığında sürpriz yapıp beni Van’da ziyarete gelmesini… Böyle daha nice anı tıpkı geçmişten kırpılıp uç uca yapıştırılmış bir film şeridi gibi gözümün önünden akıyor. O sırada ilk başta hiç dikkatimi çekmeyen bir şey çarpıyor gözüme. Emin olamıyorum. Sebepsiz bir ürpertiyle uzanıp Mustafa’nın mezar taşının büyük bölümünü örten otları bir perdeyi açar gibi aralıyorum.  Hemen altta bambaşka bir yazı çıkıyor ortaya, bir dize:

“Benim sadık yârim, kara topraktır. Aşık Veysel”

Bir an için boş gözlerle bakıyorum. Sonra Mustafa’nın yirmi senedir(yoksa yirmi beş mi?) işitmediğim yumuşacık berrak sesi kulağımda bir yankıya dönüşüyor: “Benim sadık yârim, kara topraktır.” İçim sızlıyor. Ruhumun orta yerinde bir şeyler çatırdıyor. Sonra… Sonra kafamın içinde bir şimşek çakıyor, pat diye anımsayıveriyorum. Seneler evvel Ceyhan’ın söylediği, çoktandır unuttuğum şeyi anımsıyorum: Mustafa’nın mezarında senin için bir mesaj var. Evet ya; aynen böyle demişti Ceyhan, değil mi? Bir mesaj. Anlamlı bir mesaj. Zihnimin bir köşesinde takılmış plak gibi Mustafa’nın sesiyle “Benim sadık yârim kara topraktır.” dizesi dönüp dururken ben acı acı gülümsüyorum. “Anladım Ceyhan. Anladım. Gayet iyi anladım. Ne demek istediğini anladım. ‘Peki, sen bu topraklara ne kadar sadık kaldın?’ diye soruyorsun. Ha?  Öyle mi? Haklısın… Ne desen haklısın…”

Mezarlığın kapısını örtüyorum. Yeşil boyaları kabuk kabuk dökülmüş demir kapının gıcırtısı o derin sükûnetin içinde varlığımı ihbar edercesine çınlıyor. Az ötede, bir ağacın gölgesine park etmiş duran otomobilin kapısı açılıveriyor hemen: Trak! Ben, yamuk yumuk parke taşlarla kaplı tenha yolun öbür tarafına doğru yorgun ve yaşlı adımlarla ilerliyorum. Otomobilden fırlayan upuzun boylu, geniş omuzlu delikanlı, sırtına kadar inen siyah atkuyruğunu savura savura yanıma koşuyor, koluma giriyor: “Baba merak ettik. Çok sürdü?”

Birlikte karşı kaldırıma geçiyoruz; yürümeye devam ederek kaldırımı da aşıyoruz ve dünyanın en güzel manzaralarından birine açılan, çimenlerle kaplı küçük bir düzlüğe ulaşıyoruz: İstanbul! Bu tepeden bakınca âdeta ayaklarımızın altında! Yanımda oğlum; doğup büyüdüğüm, hayatımın en güzel yıllarını geçirdiğim şehrimi seyrediyoruz birlikte.

“Ezan?”

Gülümsüyorum; evet anlamında başımı sallıyorum oğluma. Tek bir camiden yükselen ezan sesi saniyeler sonra bu koca şehrin dört bir yanından sivrilen diğer minarelerde yankı buluyor. Dinliyoruz. Hem dinliyoruz, hem seyrediyoruz İstanbul’u. Oğlum nasıl bir İstanbul’a bakıyor bilebilmem mümkün değil. Ama benim gözlerim âdeta duvarların içini, ötesini, çok çok ötesini görüyor. Dikildiğimiz tepeye doğru Boğaz’dan yükselen mis gibi bir esinti dudaklarımızı, kulaklarımızı, saçlarımızı serin serin okşarken ben Kadıköy’ü, Üsküdar’ı, Ortaköy’ü, Beşiktaş’ı, Dolmabahçe’yi, Karaköy’ü sokak sokak görebiliyorum. Sultan Ahmed’i, Beyazıt’ı, Topkapı Sarayı’nı, Gülhane’yi, Sirkeci’yi, Eminönü’nü, Yeni Cami’yi, Galata Köprüsü’nü görebiliyorum. Köprünün üzerinden uzayan olta kamışlarını, havada dört dönen martıları, ucuna kurşun bağlı misinaları, içinde fıkır fıkır balıkların kıvrıldığı plastik kovaları capcanlı görüyorum. Mavili, yeşilli plastik balık kovalarını… Yüreğime ince bir sızı düşüyor. Babam geliyor aklıma çünkü. Babam… Rahmetli babam… Balık yemeyi kim bilir ne kadar çok özlemiştir.

“Baba? Sırada ne var şimdi? Nereye geçelim buradan?”

Oğlum ışıl ışıl bakıyor bana. Yemyeşil gözleri ne kadar da annemin, babaannesinin gözlerine benziyor oğlumun; oğlum Can’ın. Can diye çağırdığım ama pasaportunda adı John Tekiner yazan oğlumun…

“Baba?”

Hı? Ne yapalım? Buradan nereye gidelim şimdi? Üzerimdeki melodram yüklü bu ağır ruh halinden sıyrılmama belki faydası dokunur diye abartılı bir coşkuyla avuçlarımı birbirine vuruyorum: “Haydi! Kanlıca’ya inelim oğlum. Size şöyle şekerli kaymaklı bir Kanlıca yoğurdu yedireyim.” Başımla, yolun kenarında duran otomobile yaslanmış, elinde upuzun objektifli fotoğraf makinesiyle hayran hayran Boğaz manzarasını süzen kumral saçlı kızı işaret ediyorum oğluma:

“Hem Cornelia da böyle yoğurt yememiştir daha önce. Değişik gelir. Oradan da babaannene geçeriz. Nişanlınla kaynaşsınlar biraz. Gerçi… Aklı gidip geliyor anacığımın ama…”

Oğlum şakaya yollu yüzünü buruşturuyor, alttan alarak itiraz ediyor:

“Babacım, tamam babaanneme gideriz de; şu şekerli yoğurt işine girmeyelim şimdi, ha? Başka zaman yapalım. Bak dondurma da yedin zaten öğlen. Şimdi şekerin mekerin fırlar. Hı?”

“Oğlum o kadarcık şekerden ne olacak ki! Bilmiyorsun; şöyle az bir şey serpiyorlar yoğurdun üstüne işte. Pudra şekeri.”

“Tamam da baba…” İçime bir kurt düşüyor benim. Kaşlarımı çatıyorum: “Bana bak, annen mi tembih etti sana?” Susuyor bizimkisi. Yüzümü asıyorum, çıkçıklıyorum. “Yahu! Çocuk değilim ben oğlum! He, yaşlandıysak da o kadar moruklamadık daha! Kendi kendimize bakabiliriz! Benim burada sağlığım da yerinde, keyfim de yerinde! Annene rapor verirken babam böyle dedi, diye söylersin! Anladın mı?”

Bir çırpıda bu kadar söz söyleyince nefesim kesiliyor, öksürük tutuyor. Oğlum hafif hafif sırtıma vururken,  “Tamam tamam hemen kızma baba ya.” diyor gülücüklerle süslediği bir tavırla. Öksürüğüm kesilince kolunu omzuma atıyor. Bir arkadaşıymışım gibi aynı. Sonra mühim bir konuya girdiği her halinden anlaşılan bir tonda devam ediyor: “Baba bak; tamam; burada keyfin yerinde, mutlusun. İstanbul gerçekten güzel şehir, ben de seviyorum burayı. Annem de seviyor. Seviyor ama şimdi bu saatten sonra… Bu saatten sonra yapamaz annem burada. Anla bunu. Anlayış göster. Hem… Hem sen de yapamazsın. Şimdilik mutlusun belki ama sonra… Gerçekten, sen de yapamazsın artık burada.”

Bunu duyunca dev bir buz dağına toslamışım gibi olduğum yerde sarsılıyorum. Tüylerim dikiliyor. Demek… demek ben de yapamam artık burada, ha?

“Baba… Haydi! Yapma! Bırak inadı! Bu yaştan sonra böyle pat diye kalkıp da…” Susuyor. Uzun uzun öflüyor. Sonra kulağıma eğiliyor, gayet ciddi ve kararlı bir vurguyla:

“Hem ben anneme söz verdim baba. Seni almadan dönmeyeceğim İstanbul’dan.” diyor.

* * *

GÜM!

“Buyurun efendim.”

Havalimanındayım. Atatürk Havalimanı. Camekânın ardında   oturan mavi kısa kol gömlekli emniyet memuru pasaportuma çıkış mührünü vurdu, biniş kartımı pasaport defterimin arasına yerleştirdi; kibarca uzatıyor şimdi bana: “İyi uçuşlar!” Gençten, temiz yüzlü enerjik bir çocukcağız. Kuzu kuzu alıyorum.  “Teşekkür ederim…”

Sesim öylesine cılız çıkıyor ki…

İhtiyar bir kaplumbağa ile boy ölçüşebilecek kadar ağır bir yavaşlıkla hareketleniyorum: Bir adım, iki adım, üç adım; dördüncüsü gelmiyor. Atamıyorum. Elimde pasaportum, uçağa biniş kartım; peşimde sürüklediğim ufak bavulumla olduğum yerde, Türkiye ile uluslararası bölgeyi birbirinden ayıran çizginin üstünde çakılıp kalıyorum. Pili bitmiş oyuncak bir bebek gibi. Oğlum ve onun dünyalar tatlısı nişanlısı Cornelia çizginin öbür tarafında taptaze bir aşkla el ele tutuşmuşlar; dudaklarında şefkat dolu geniş gülücüklerle, gözlerinde alkışvari ışıltılarla soluklarını tutmuş, sevinçle beni izliyorlar. Bu halleriyle âdeta iki ayaküstüne yeni yeni kalkmaya başlamış tosun bir bebeği “Gel! Gel! Gel!”lerle yürümeye teşvik eden ana-babadan farksızlar. Ben hâlâ kımıldamıyorum. Kontuardaki genç polis memurunun “Beyefendi, bir problem mi var?” diye huzursuz bir nezaketle seslenişini derin bir uğultu gibi de olsa duyuyorum. Ama ayaklarım gitmek istemiyor.  Aklımın bir köşesinde ilkin hayalet kadar silik beliren bir görüntü yıldırım hızıyla beynimin tüm boşluklarını dolduruvermiş şimdi. Bildik bir görüntü… Bir fotoğraf; senelerdir zerre sararmamış, yıpranmamış bir fotoğraf: Babamın kolu annemin gövdesini sımsıkı sarmış; annem, bir ayıbını örtercesine gözyaşlarını saklıyor; küçük kardeşimin sarımtırak yüzünde zorlama bir gülümseme; arkadaşlarım dimdik, gözlerinde cesaret aşılayan parıltılar. Ve havada asılı kalmış kanatlar gibi pır pır çırpınan sıcacık eller…

“Beyefendi iyi misiniz? Beyefendi? Beyefendi? Amcamım? Bey amca?”

Arkama dönüyorum. Dosdoğru, gerisin geriye. Ne kontuarın içinde ayaklanan genç polisi, ne de peşimden endişeyle seslenen oğlumu duyuyorum. Uçsuz bucaksız diyarlarda kaybolmuş bir adamın pes etmiş gözleriyle bitkin bitkin bakıyorum. Bakıyorum… bakıyorum… bakıyorum… Orada, az ötemde, alüminyum bariyerlerin gerisinde birikmiş onlarca yabancı çehrede ta ilk gençliğime dek açılan derin ve ıssız bir boşluk uzanıyor şimdi.

Burak Özdoğan
24 Mart 2010, Prag – 20 Temmuz 2010, Prag

Öykü, Uzun Boylu içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

TK 1041

Ama Atacan’ın yüzünü görmeniz lazım; hele kız gaz maskelerini… Nasıl? Ha, işte oksijen maskesi; neyse artık, kız onları kafasına takınca bizimkisi hepten şaşkına döndü. Dedim ya görmeniz lazım: Gözler böyle kocaman, ağzı bi karış açık… Kemer de bağlı ya, kalkamıyor ayağa; boynunu zürafa gibi uzattı bu, koltuğun üstünden bön bön hostesi seyrediyor. O, hostesi seyrediyor; ben de onu. Kerata bi tatlı, bi sevimli ki… Tam şaşkaloz ya! Zaten bekleme salonunda da herkes bayıldı bizim oğlana. İçeri girer girmez tam gaz koştu, suratını yapıştırdı cama, pist gözüküyor ya hani, gidene kadar ayrılmadı! Ne zaman bi uçak inse kalksa bizimkisi kollarını kaldırıyor, “Oley! Oley!” diye havalarda. Kendinden geçiyor sıpa! Nasıl heyecanlanıyor, nasıl heyecanlanıyor… Bayıldı millet! Bir de saçlar sapsarı, uzun ya, Alman falan sanıyorlar herhalde. Maskotu oldu bir anda oranın.Çok seviyor uçakları; çok.

Ama kalkışta şafak attı biraz. Baktım, kasmış iyice kendini. Gözleri pencereden dışarıda; ama bir eli de bacağımda. Pantolonumu sımsıkı sıkmış, sıktıkça da sıkıyor; kendi farkında değil yalnız. Yavrum… Ya aslına bakarsanız ben de sevmem kalkışları; hiç sevmem. Gerilirim çok. Ne bileyim o motor gürültüsü, o süratlenme, kalkıştan sonra bi sağa döner bi sola döner falan ya; insanın içi kötü oluyor. Sorsanız kaç kere uçağa binmişindir, diye sayısını bilmem. Vallahi bilmem. Gene de alışamadım işte. Düşünün, bir de bizim oğlanın ilk binişiydi. E! Normal tedirgin olması.

Ne diyordum… Velhâsıl kalktık, uçuyoruz. Oğlanla yanak yanağa verdik, seyrediyoruz aşağısını; bir yandan da anlatıyorum ben: “Atacan, oğlum bak şurası Fenerbahçe Stadı, şurası şurası, burası burası…” Tırmandıkça tırmanıyoruz. Kısmetimize de hava kapalı; hani öyle yağmur mağmur yok da, bulutlu epey. Dürttüm Atacan’ı. Dedim, “Oğlum bak şimdi ta bulutların üstüne çıkacağız!” Bu doğruldu bi. Böyle şaşkın şavalak yüzüme baktı. Baktı… Baktı… Baktı… Sonra bir kahkaha patlattı, bir sevindi ki… Nasıl ama! Görseniz; ellerini çırpıyor, ayaklarını patır patır yere vuruyor… Sanırsınız bayram var! Kerata bir de öyle güldüğü zaman o kadar tatlı oluyor ki, sormayın.

Efendime söyleyeyim, girdik biz bulutların arasına. Her taraf gri gri… Bi karardı uçağın içi. Hafif de sarstı namussuz. Korkuttu. Zangır zungur. Atacan pek anlamadı. Meşgul! Ağzını burnunu yapıştırmış pencereye, meraklı turşucu gibi pür dikkat görmeye çalışıyor! Hani bi şey de gözükse… Her taraf sis! Bir dakika… İki dakika… Bulutların üzerine çıkıverdik. Anında pırıl pırıl oldu tabii uçağın içi. İnsanın morali hemen düzeliveriyor böyle olunca. Laslacivert gök. Madalyon gibi Güneş. Altında öbek öbek bembeyaz bulutlar. Muhteşem bi şey! Baktım, Atacan’ın sarı kafa fırıl fırıl dönüyor; bi sağa çeviriyor, bi sola çeviriyor, bi aşağı bi yukarı. Çocuk heyecandan nereye bakacağını şaşırmış. Neşesine diyecek yok herhalde. Yalnız dikkatimi çekti, kulakları kırmızı kırmızı. Epey kızarmış hem de. Allah Allah! Yakından baktım, öyle pek neşeli falan da gözükmüyor işin aslı. Belli, huzursuz. Yoklayayım şunu bi dedim, “Nasıl oğlum? Sevdin mi bakalım uçağı?” Dirseğiyle itekledi beni. Ekşi ekşi sesler çıkarmaya, öf pöf etmeye başladı. Bir daha soracak oldum, dönüp de bakmadı bile. Aklı, gözü dışarıda tamamen. O kırmızılık, kulaklarından yüzüne de sıçramış şimdi. “Ulan? Bulutlardan mı korktun yoksa? Demin bi şeyciğin yoktu da?” Bu sefer “Yaaa!” diye elinin tersini salladı; git başımdan dercesine, “İstemiyom! İstemiyom yaa!” Dedim üstüne gitmeyeyim bâri. Biraz sonra kös kös döndü önüne zaten. Tek kelime etmeden mum gibi öyle oturmaya başladı. Suratından düşen bin parça. Renk olmuş pancar gibi. Şakayla takıldım: “Yahu oğlum erkek adamsın! Uçaktan korkulur mu hiç! A-aa!” Cevap yok. Kaşlarını çattı söyle bi. “Yerdeyken en kahraman Atacan! Efelenmesini biliyorsun ama. Eşek sıpası seni!” dedim; gücendi. Büktü boynunu.

Çocuk işte…

Servisler başladı. Yemekler geldi. Meşrubatı, alkolü, şusu busu… Bunun tepsisini koydum önüne. Hazırlıyorum güzel güzel. Atacan bi şey demeden öyle melül melül seyrediyor. Ben de inadına konuşuyorum: İşte, bak oğlum kremalı tatlı, bu salatan, bu etli pilav… Kılı kıpırdamıyor çocuğun. Ruh! Kızdım en sonunda. Çatalı aldım, eline zorla tutturdum. “Hadi oğlum ama! Soğutma. Ye, bakalım!” Bıraktım kendi haline. Ben başladım. İki kaşık, üç kaşık derken a! A? Bizimkisi kısık kısık içini çekmeye başladı. Döndüm; dudağını büzmüş, tir tir titriyor alt dudağı. Gözleri buğu buğu. Elinde de çatalı; çatalın ucunda ufacık bir parça et, ha düştü ha düşecek. Yahu sonra Atacan birden bire bir ağlamaya başladı; ağlamak ki ne ağlamak! Nasıl ama: Göğsü titreye tityere, hüngür hüngür. Durmak bilmiyor. Kaybetti kendini! Ne edeceğimi şaşırdım. Herkes bize bakıyor. Bir yandan yaşlarını siliyorum, bir yandan teskin etmeye çalışıyorum: “Oğlum bak korkma, az kaldı, ineceğiz birazdan.” Nafile. Hostes kızcağız da koştu geldi. Sağ olsun, epey uğraştı o da. Çocuğun ellerini ellerine aldı, sakin sakin anlattı. Sonra kalktı gitti, bir de oyuncak getirdi Atacan’a. Ufak bir uçak mıydı neydi, öyle bir şey. Atacan hayır demedi, aldı. Herhalde biraz da utandı hostes kızdan. Hafiften duruldu. Elinde oyuncak, gözlerinden sessiz sessiz yaşlar süzülüyor; derin derin içini çekiyor. Ben de bir kötü oldum ki sormayın. Evlat işte ya, insan dayanamıyor öyle görünce.

Sonra sonra yatıştı çocuk. Emzik de verdim, normalde hayatta vermezdim de (E! Kazık kadar adam oldu artık!) böyle durumlar için gene de yanıma almıştım. İyi de etmişim, çocuk sakinleşti bayağı. Beş on dakika sonra kafasını koluma yasladı. Uyudu kaldı. Üstüne bir battaniye örttük. Uçak inene kadar uyanmadı güzelim. Gözlerini açtığında millet çoktan uçaktan çıkmaya başlamıştı. Dedim, “Bak oğlum geldik. Almanya burası.” Mahmur mahmur etrafına bakındı. Bir de terlemiş çok. Şöyle usulca emziğini çekip alayım dedim, yok, vermedi.

Bizi dayımın oğlu karşıladı. Rıfat. Sağ olsun. Arabayla gelmiş. Bindik. Bizi gezdire gezdire dayımlara götürdü. Gece olduğu için çok bir şey anlamadım etraftan; ama belli düzgün şehir; Avrupa sonuçta. Yolda oradan buradan epey bi lafladık Rıfat’la. Türkçesi bayağı sakatlanmış oğlanın. Gerçi normal; kaç senedir Berlin’deler. Artık yarı Alman sayılırlar. Yolda, Rıfat kaç kere arkasına dönüp Atacan’a laf atacak oldu ama oğlanın ağzını bıçak açmadı. Pas vermedi hiç. Atacan’a duyurmadan fısıldadım Rıfat’a: “Uçaktan korktu; gururuna yediremedi hergele.”

Gizliden gizliye gülüştük.

Dayımla yengemi çok özlemişim. Karşılaşınca bir sarıldık, bir kucaklaştık… Senelerin hasreti var. Atacan’ı görünce çok şaşırdılar. Ne çok büyümüş, son gördüğümüzde şu kadarcıktı, diyorlar. Çocuklar çok hızlı büyüyor. Çok. Atacan sözümden çıkmadı, evde tembihlediğim gibi aynen yaptı; dayımın da yengemin de elini öptü, alnına koydu. Çok hoşlarına gitti tabii.

Gece bir güzel yedik, içtik. Yengem mükellef bir sofra donatmış. Onlara sucuk, badem ezmesi falan getirmiştim; ama zaten artık hepsi varmış Berlin’de bunların. Gene de makbule geçti herhalde.

Bize ayrı oda açmışlar. Yengem temiz pak her şeyi hazır etmiş. Atacan’a da pijama almış oradan. Giydirdik. Dişlerini fırçaladık. Yengem ilgilendi hep, sağ olsun. Oğlanı yatırdı yatağına. Sordum “Uyudu mu yenge?” Dedi uyudu.

Kalkamadık sofradan. Laf lafı açtı, oradan buradan derken saatler geçti. Dayımla bir şişe rakıyı da devirdik arada. Yengem fazla dayanamayıp gidip yatınca dayım, “Bizim Rıfat’a söyleyeyim de dansa mansa gidin oğlum birlikte. Kulüpler var burada güzel.” diye hafiften şerbet vermeye başladı, “Hem gençsin daha! Yaşın ne! Bakarsın bir Alman kızı alırız sana, ha?” Saat iyice geç olmuş zaten, kafalar da hoş, ben de uydum dayıma; ayıptır söylemesi o konulara da girdik. Almanlar şöyle rahattır böyle rahattır… Dayım bir sigara koydu ağzına. Bana da sordu, “İçiyor muydun sen?” Dedim “Dayı ver hadi bi tane!” Arada sırada içiyoruz işte. Elimi cebime attım, çakmakla birlikte uçağa biniş kartı da çıktı cebimden. Yaktık sigaraları. Dayım elimdeki karta uzanıp aldı. Evirip çevirirken sordu: “Salladı mı çok?” “Yok, dayı,” dedim, “Sallamadı da…” Lafımı bitiremeden dayım kartın üstündekileri okumaya yeltendi bozuk İngilizcesiyle: “Fılayt” dedi. Durdu, “Tiy Key” dedi. Gözlerini kıstı, kafasını kaşıdı. Baktı beceremeyecek, kestirmeden “Bin Kırk Bir” dedi. Ben devam ettim: “Sallamadı da dayı, bizim Atacan korktu çok. Çok ağladı.” Dayım durup dururken eliyle sus gibilerinden bir işaret yaptı. Kulak kabarttı içeriye. Kaş göz ederek “Oğlan mı bu?” diye fısıldadı. Baktım, hakikaten öyle. İti an, çomağı hazırla! Bizim hergelenin sesi tabii, kim olacak. Odadan bağırıyor, baba da baba! İlle de gel. Tadım kaçtı. Atacan uyumadım mı uyumaz çünkü rahat da vermez.

Kalktım gittim odasına.

Işığı açmadım. Şöyle kafamı uzattım kapıdan. Yatakta oturmuş bu. Yorgan beline kadar çekili. “Baba gel, yat.” diyor. Dedim “Oğlum birazdan geleceğim, dayınla konuşuyoruz şimdi. Yatacağım ben de. Sen uyu hadi. Yarın hayvanat bahçesine getirecek hem Rıfat Abin bizi. Pandaya bakacaz.” Yattı. Yorganı üstüne çekti, duvardan tarafa dönüp kıvrıldı. İyi geceler oğlum, dedim. Tam kapıyı örtüyordum gene seslendi: “Baba?” “Ne var gene oğlum?” “Annem nereye gitti?”

Bak şimdi! Açık konuşayım sinirlendim; doğruya doğru. Yani tam havamızı bulmuşuz, kırk yılın başında keyiflenmişiz. Ne lüzumu var ki yani?

“Atacan… Yavrum… Oğlum… Ama kaç kere anlattım ya sana! Annen melek olduuu… Artık bulutların üstünden bakıyor bize.”

Dedim. Dememle başımdan aşağı kaynar sular indi. Dank etti kafama. O anda dank etti. Anca o anda…

Ah Atacan’ım… Yavrum… Canım oğlum benim.

Burak Özdoğan
Bystřička, 28 Aralık 2009 – 8 Ocak 2010, Rokoska, Prag

Öykü, Orta Boylu içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın